Kitaptan Bir Cümle

Tarih: Pazartesi, Şubat 02, 2009 Etiketler: ,


Altuğ kardeşim beni bir yazısında daha mimlemiş. İş güç derken yazmaya da fırsat bulamıyorum, Altuğ da olmasa bloga baktığım bile yok derken kendimi çok meşgul bir insanmış gibi gösterip hava atmaya çalıştığımı sanmayın sayın okurlar. Gerçekten bu aralar yoğun ve uykusuzum, ama fırsat buldukça yazmaya çalışacağım yine.

Konumuza dönersek, fantastik kurgu romanlarının azılı bir fanatiği olan benim de ilk gözüme çarpan kitabın da bu tarz olması kaçınılmazdı. R.A. Salvatore abinin yarattığı "Unutulmuş Diyarlar" serisinin 2. üçlemesi olan "Buzyeli Vadisi" üçlemesinin ilk kitabı "Kristal Parçası" kitabında 161. sayfanın 5. cümlesini aldığımda şöyle bir şey çıktı:

"Kılıç kalbine saplanmamıştı ama eğer ilgilenilmezse yarasının kısa sürede ölümcül olacağını anladı."

Resimde görülen, dandik ismiyle zıt bir biçimde süper olan karakterimiz Drizzt Do'urden yine düşmanlarıyla amansız bir savaşa girişmiştir ve olaylar gelişir. Yalnız tekrar baktım da cümle korkutucuymuş cidden. Orhan Pamuk okuyacak kıvama geliyorum sanırım yavaş yavaş, Allah sonumu hayır etsin :))


----------------- O -----------------


Yazıyı arkadaşına yolla edit post

Sevdiğim Yerler

Tarih: Perşembe, Ocak 01, 2009 Etiketler: ,


Efendim Altuğ kardeşim Sevdiğim ve mutlu olduğum yerler adlı yazısında sevdiği, orada bulunmaktan hoşlandığı yerleri anlatmış, yazının sonunda beni de mimlemiş. Mim Altuğ'dan gelince yazmamak olmaz tabii...

Kahve Dünyası'nı severim. Her ne kadar bazen kahvelerin sıcak gelmeme ve oturacak yeri ancak sıra bekledikten sonra bulma gibi sorunları olsa da, sıcak geldiği zaman güzel olan kahveleri, çikolataları, özellikle de cheesecake'leri sayesinde sevdiğim yerler arasına giriyor.

Kadıköy'ü genel olarak severim. Özelde ise sevdiğim yerlerden Pilavcıoğlu, Bambi Büfe, Pehlivan, ve adını hatırlayamadığım bir iskenderciyi sayabilirim. Şimdi farkettim de Kadıköy'ü değil yemekleri seviyormuşum ben. Zira başka sevdiğim bir yerini bulamadım.

Arkadaşlarla dolaşmak için Caddebostan sahilini severim. Ama burada yenilecek birşey yok.

Taksim'i severim. Yok sevmem. Onun da sadece lokantalarını severim.

Bir de sevdiğim mikro çapta yerler vardır ki oralarda bulunmayı gerçekten çok severim:

Özellikle işe gidiş ve iş çıkışı saatlerinde otobüsün mümkün olan en arka koltuğunda bulunmayı severim. Hatta tercihen en arka ikili koltuk. Böylece benden yaşça büyük insanlara yer verme sorunu da minimuma iner. Eğer birine yer verilecekse en arka sıraya kadar mutlaka bir genç kalkıp yer verir, böylece yerimden kalkmamış olurum. Ama otobüsün yaş ortalaması fazlaca yüksek ise kalkıp yer veririm tabi.

Soğuk havalarda bir alışveriş merkezine girerken kapıların üzerine dışarıdan soğuk hava girmesin diye konulan klimaların altından geçmeyi severim. Dışarının dondurucu soğuğundan çıkıp bir anda sıcak hava akımını tepenizde hissetmek süper bir olay gerçekten. Deli diyeceksiniz belki ama bu yüzden alışveriş merkezlerine 2-3 kere girip çıkmışlığım vardır.

Bir de sıcak havalarda vapurun en üst katında oturmayı severim. Bir de vapura yetişmeye çalışıp son anda yetişmişseniz, vapurun hareket etmesiyle birlikte İstanbul manzarasına bakarken hissettiğiniz o serinlik harikadır.


----------------- O -----------------


Yazıyı arkadaşına yolla edit post

Şimdiki Çocuklar Neden Harika?

Tarih: Pazartesi, Aralık 29, 2008 Etiketler: , ,


Hangi dersin hocasıydı hatırlayamadım ama bir hocam dersinde değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğunu söyleyince gerçekten de o güne kadar duyduğum en doğru sözlerden biri olduğunu anladım. Herşey değişiyor efendim. Kuşlar, böcekler. duygular, düşünceler... Ve çocuklar.

Çocuklardaki değişime aklım asla ermiyor. Sanki 2000 yılından sonra doğan çocuklara özel olarak milenyum çipi eklenmiş gibi, annelerinin karnından birer yetişkin olarak doğuyorlar. Konuşmayı sökme gibi formaliteleri tamamladıktan sonra alın bir tanesini karşınıza, edebiyattan sanata, futboldan siyasete kadar herşeyi konuşun, sizden pek geri kalmayacaklardır. 8 yaşında bir çocuk annesiyle tartışırken ona cevap bile bırakmayacak kadar düzgün bir kontra cümleyle karşılık veriyorsa ben o çocuğun jenerasyonunun normalliğinden şüphe duyarım. Bizim zamanımızda (bu kalıba da hastayım) böyle şeyler pek yoktu. Aynı şekilde 8 yaşındaki bir çocuk kendisine msn ve facebook hesabı açabiliyorsa son 10 yıllık süreçteki bu değişim daha net anlaşılır hale gelmiştir sanıyorum.

Ben 8 yaşındayken böyle değildi ki. Top oynardık, eve geç kalınca annemizden azar işitirdik. Bisiklete binip dolanırdık sağı solu. Bisikletten düşmekten bir aralar kollarım bacaklarım sayısız yara bere içindeydi ki çevremdeki her arkadaşım da benzer durumdaydı. Bir de kavga ederdik tabi. Ben bir yerime bugüne kadar dikiş atılmadığı için şanslı sayılırım ama o dönemler gerçekten azınlıktaydım. Diyebilirsiniz ki "sen kendi adına konuş, biz böyle değildik ki trt 3 izler sanattan konuşurduk." Eğer benim yaş grubumdaysanız size sadece birbirimizi kandırmayalım demek zorunda kalırım efendim kusura bakmayın.

Peki niye kavga ederdik? Tamam şimdiki çocuklar genel olarak daha zeki, kabul, ama biz de kıt zekalı bir nesil değildik ki. Arkadaşlarıyla güzel güzel oynamak, geçinmek varken en yakın arkadaşlarıyla bile kavga edebilen bir nesildik. Nedenini ise çok sonraları buldum. Bir nesli birbirine kıran, şimdiki 20-25 yaş grubunun kafalarındaki yara bere izlerinin sebebi o lanet filmlerdi. Hani şu saçma sapan dövüş filmleri.

Nasıl bir furyaysa, bir aralar bu dövüş filmleri neredeyse her gün bir kanalda oynardı. Filmin genel şablonu pek basitti: Başrolde ekseriyetle Van Damme, Steven Seagal gibi kavgacı, agresif aktörler olurdu. Agresif aktörümüz genelde gariban, köylü ve toplum tarafından ezilmiş biri olurdu. Sonradan şans eseri para karşılığı dövüşülen, ülke kolluk kuvvetlerinin asla bulup "noluyo burda beyler kimlikleri görelim" diyemediği büyük ringlerde bulurdu kendini. Ringi yöneten, dövüşleri organize eden adam sarı ırka mensup, yaşlı ve uzun sakallı bir amca olurdu. Bu amca dev gibi bir gonga vurur ve dövüşçüler ringde karşı karşıya gelirdi. Dövüşçüler de 72 milletten özenle seçilmiş ilginç tipler olurdu. Ama bazı karakterler bu tür filmlerin ortak özneleriydi: Maymun stilinde dövüşen Asyalı abi, sumo güreşçisi, Allah ne verdiyse vuran iri kıyım adam gibi. Ben bir filmde Türk karakter gördüm, bildiğiniz neanderthal insanı oynatmışlar. Belki tarihteki ilk Türk öyle bişeydir bilemeyeceğim, ama benim gördüğm yüzbinlerce Türk'e asla benzemediğinden eminim. Neyse filmimizin ilerleyen bölümlerinde esas oğlan kendisinde doğuştan hazır olarak bulunan, az önce saydığım dövüşçü özelliklerinin an can alıcılarını bir bir sergilemeye başlar, son olarak da ringin en güçlü karakterini döver. Daha önceki dövüşlerin sonunda yenen dövüşçünün yenileni öldürmesi için işaret veren ring yöneticisi esas oğlana da aynı işareti verir. Ama esas oğlan gururludur, mağrurdur, düşene bir tekme daha vurmaz.

Tüm bunları izlemiş bir birey olarak düşünüyorum. Neden? Değer miydi şu konuda yüzlerce film çekip çoluğun çocuğun psikolojilsini çökertmeye? Bunları izleyip etkilenen çocukların birbiriyle yaptığı kavgaların günahı vebali bu filmleri çekenlerin boynunadır. Zaten Street Fighter ve Mortal Kombat'ın ziyadesiyle etkilediği zamanın çocuklarına en ağır darbeyi de bu filmler vurmuş, sokaklarıbirer dövüş ringine çevirmişti. Neyse ki bu furya da bitti de o nesilden sonraki çocuklar kavgayı dövüşü azaltıp dünya meselelerine kafa yorarak kendilerini geliştirmeye başladılar. Böyle baktığımız zaman bu filmlerin kötü mirasının birkaç yara bere izi değil, zamanını dövüşmekle harcayan bir jenerasyon olduğunu görüp daha da sinirlenmemek elde değil.

Ah be Van Damme abi! Gerçekten değer miydi buna?


----------------- O -----------------


Yazıyı arkadaşına yolla edit post

Zeplin On Air

Tarih: Pazartesi, Aralık 29, 2008 Etiketler: ,


Efendim malumunuz uzun süredir yazı yazmıyordum. Psikolojik olarak kendimi yazı yazmaya elverişli hissetmiyordum. Belki ilham eksikliğiydi bunun nedeni, belki kafa dağınıklığıydı. Belki de sadece tembellik. Dün aylak aylak otururken bir anda gerçekler yüzüme çarptı. Ne yapıyordum ben? Okurlarıma bu kötülüğü nasıl yapabilirdim? Onlar ki beni ben yapan, yazma hevesimi getiren... Hayır! Onları daha fazla üzemezdim. Yazılarıma geri dönüyorum ve sayıca fazla olmasa da nitelikli okur kitlemden de binlerce kez özür diliyorum. Özellikle "zaten 5-6 okurum var ne gerek var yazmaya" cümlesini kurup da kalbini kırdığım okurumdan da ayrıca özür diliyorum :)

Hadi bakalım hayırlısı... Zeplin on air diyoruz...


----------------- O -----------------


Yazıyı arkadaşına yolla edit post

Birşey Varsa Söyleyin Hep Beraber Gülelim

Lisedesiniz. İnsanın kanının kaynadığı, aklının birkaç karış havada olduğu, gülmeye eğlenmeye en çok ihtiyacı olduğu dönemlerde yani. Çevrenizdeki herşeye gayri ciddi yaklaşıp herşeyden bir eğlence çıkarmaya bakıyorsunuz. Bu ruh hali içinde günde 6 ila 9 saat arası süren ve genellikle çok sıkıcı olan derslere girmek zorundasınız. Gerçi dünyanın en ilginç konusu da olsa bu zorunluluk sizin o konudan keyif almanızı engeller. Yine aklınız dersten başka yerlere takılı kalarak bir derse giriyorsunuz. Dersin en sıkıcı anında başka bir zamanda duyulsa asla gülünmeyecek bir olaya kahkahalarla gülme zorunluluğu hissediyorsunuz. Veya hissediyorum, niye kendi yaptıklarımı size yüklüyorsam. Bu hissiyat sonucu da komik olmayan bir olaya arkadaşımla beraber kendimizi tutamayarak tüm sınıfın rahatlıkla duyabileceği bir sesle gülüyoruz.

İşte sorun da burada başlıyor. Tüm sınıf konuyu bilmemesine rağmen bu kahkahalara ortak oluyor. Akabinde hoca bir anda ders anlatmayı keserek sinirli bir ifadeyle kahkahaların odak noktasındaki bize bakıyor. Ve can alıcı cümleyi sarfediyor:

- Oğlum niye gülüyosunuz? Bişey varsa söyleyin hep beraber gülelim!!

Öğretmenlerin işi gerçekten çok zor, hepsine büyük saygım var. Ben bir çocuğa bile ders anlatırken bazen sinir krizinin eşiğinden dönüyorum. Ama bu cümleyi neredeyse tüm saygı duyduğum hocalarımdan duydum desem abartmış olmam. "Bu çocuk burada anlatırsa o kadar komik olmaz şimdi boşver" diyip bu cümleyi kullanmamazlık etmeyen hocalar da olmuştur tabi ama çok az olmalı ki birini bile hatırlamıyorum. Yapmayın hocalarım, belki aramızdaki bir olaya güldük, belki argo bişeyler konuşup güldük olamaz mı yani?

Ayrıca bu cümleye karşılık "hocam biz güldük zaten tüm sınıf olarak" da diyemezsiniz. Gülmeyi hala frenleyemediyseniz önce yavaş yavaş frenler, sonra da mahçup bir ifadeyle özür dilerim hocam dersiniz. Sanki o anda gülmeyi engelleyebilirmişiz gibi. Zaten hocaların bu oyununa gelip gülünen o saçma olayı tüm sınıfa anlatırsanız gelen tepki şu olur:

- Salak şey buna mı güldün bu kadar!!

Ona güldük evet. Dersteki disiplin ortamında o şey bize komik geldi bir anda ve güldük bu kadar basit. Gülmenin bir formülü yoktur ki  "bu yeterince komik değilmiş buna gülmeyelim mantıksız olur" veya "bu yeterince komik, ben gülüyorum Hakan ahahaha" diyelim. O şey o ortamda size birkaç saliseliğine de olsa komik gelirse gülersiniz. Bunları anlamak için  psikolog olmaya da gerek yok. Basit birşey işte ya gülün gitsin.

Son söz de saygıdeğer hocalarıma. Hocam gerçekten güldüğümüz olayı anlatıp tüm sınıfı kahkahaya boğabilmeyi biz de isteriz, güldürmek güzel birşeydir gerçekten. Ama günlük hayatta olaylar böyle işlemiyor biliyorsunuz. Anlatırsam muhtemelen kimse gülmeyecek. Belki bahsettiğim gibi komik bile değil gülünen şey. İleriki nesillerin iyiliği için şu klişeyi bırakalım artık rica ediyorum. Kendim için birşey istiyorsam namerdim, herşey gelecek güzel nesiller için...


----------------- O -----------------


Yazıyı arkadaşına yolla edit post