30 Haziran 2010 Çarşamba

Şimdiki Çocuklar Neden Harika?

Hangi dersin hocasıydı hatırlayamadım ama bir hocam dersinde değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğunu söyleyince gerçekten de o güne kadar duyduğum en doğru sözlerden biri olduğunu anladım. Herşey değişiyor efendim. Kuşlar, böcekler. duygular, düşünceler... Ve çocuklar.

Çocuklardaki değişime aklım asla ermiyor. Sanki 2000 yılından sonra doğan çocuklara özel olarak milenyum çipi eklenmiş gibi, annelerinin karnından birer yetişkin olarak doğuyorlar. Konuşmayı sökme gibi formaliteleri tamamladıktan sonra alın bir tanesini karşınıza, edebiyattan sanata, futboldan siyasete kadar herşeyi konuşun, sizden pek geri kalmayacaklardır. 8 yaşında bir çocuk annesiyle tartışırken ona cevap bile bırakmayacak kadar düzgün bir kontra cümleyle karşılık veriyorsa ben o çocuğun jenerasyonunun normalliğinden şüphe duyarım. Bizim zamanımızda (bu kalıba da hastayım) böyle şeyler pek yoktu. Aynı şekilde 8 yaşındaki bir çocuk kendisine msn ve facebook hesabı açabiliyorsa son 10 yıllık süreçteki bu değişim daha net anlaşılır hale gelmiştir sanıyorum.

Ben 8 yaşındayken böyle değildi ki. Top oynardık, eve geç kalınca annemizden azar işitirdik. Bisiklete binip dolanırdık sağı solu. Bisikletten düşmekten bir aralar kollarım bacaklarım sayısız yara bere içindeydi ki çevremdeki her arkadaşım da benzer durumdaydı. Bir de kavga ederdik tabi. Ben bir yerime bugüne kadar dikiş atılmadığı için şanslı sayılırım ama o dönemler gerçekten azınlıktaydım. Diyebilirsiniz ki "sen kendi adına konuş, biz böyle değildik ki trt 3 izler sanattan konuşurduk." Eğer benim yaş grubumdaysanız size sadece birbirimizi kandırmayalım demek zorunda kalırım efendim kusura bakmayın.

Peki niye kavga ederdik? Tamam şimdiki çocuklar genel olarak daha zeki, kabul, ama biz de kıt zekalı bir nesil değildik ki. Arkadaşlarıyla güzel güzel oynamak, geçinmek varken en yakın arkadaşlarıyla bile kavga edebilen bir nesildik. Nedenini ise çok sonraları buldum. Bir nesli birbirine kıran, şimdiki 20-25 yaş grubunun kafalarındaki yara bere izlerinin sebebi o lanet filmlerdi. Hani şu saçma sapan dövüş filmleri.

Nasıl bir furyaysa, bir aralar bu dövüş filmleri neredeyse her gün bir kanalda oynardı. Filmin genel şablonu pek basitti: Başrolde ekseriyetle Van Damme, Steven Seagal gibi kavgacı, agresif aktörler olurdu. Agresif aktörümüz genelde gariban, köylü ve toplum tarafından ezilmiş biri olurdu. Sonradan şans eseri para karşılığı dövüşülen, ülke kolluk kuvvetlerinin asla bulup "noluyo burda beyler kimlikleri görelim" diyemediği büyük ringlerde bulurdu kendini. Ringi yöneten, dövüşleri organize eden adam sarı ırka mensup, yaşlı ve uzun sakallı bir amca olurdu. Bu amca dev gibi bir gonga vurur ve dövüşçüler ringde karşı karşıya gelirdi. Dövüşçüler de 72 milletten özenle seçilmiş ilginç tipler olurdu. Ama bazı karakterler bu tür filmlerin ortak özneleriydi: Maymun stilinde dövüşen Asyalı abi, sumo güreşçisi, Allah ne verdiyse vuran iri kıyım adam gibi. Ben bir filmde Türk karakter gördüm, bildiğiniz neanderthal insanı oynatmışlar. Belki tarihteki ilk Türk öyle bişeydir bilemeyeceğim, ama benim gördüğm yüzbinlerce Türk'e asla benzemediğinden eminim. Neyse filmimizin ilerleyen bölümlerinde esas oğlan kendisinde doğuştan hazır olarak bulunan, az önce saydığım dövüşçü özelliklerinin an can alıcılarını bir bir sergilemeye başlar, son olarak da ringin en güçlü karakterini döver. Daha önceki dövüşlerin sonunda yenen dövüşçünün yenileni öldürmesi için işaret veren ring yöneticisi esas oğlana da aynı işareti verir. Ama esas oğlan gururludur, mağrurdur, düşene bir tekme daha vurmaz.

Tüm bunları izlemiş bir birey olarak düşünüyorum. Neden? Değer miydi şu konuda yüzlerce film çekip çoluğun çocuğun psikolojilsini çökertmeye? Bunları izleyip etkilenen çocukların birbiriyle yaptığı kavgaların günahı vebali bu filmleri çekenlerin boynunadır. Zaten Street Fighter ve Mortal Kombat'ın ziyadesiyle etkilediği zamanın çocuklarına en ağır darbeyi de bu filmler vurmuş, sokaklarıbirer dövüş ringine çevirmişti. Neyse ki bu furya da bitti de o nesilden sonraki çocuklar kavgayı dövüşü azaltıp dünya meselelerine kafa yorarak kendilerini geliştirmeye başladılar. Böyle baktığımız zaman bu filmlerin kötü mirasının birkaç yara bere izi değil, zamanını dövüşmekle harcayan bir jenerasyon olduğunu görüp daha da sinirlenmemek elde değil.

Ah be Van Damme abi! Gerçekten değer miydi buna?

Hep Beraber Gülmek

Lisedesiniz. İnsanın kanının kaynadığı, aklının birkaç karış havada olduğu, gülmeye eğlenmeye en çok ihtiyacı olduğu dönemlerde yani. Çevrenizdeki herşeye gayri ciddi yaklaşıp herşeyden bir eğlence çıkarmaya bakıyorsunuz. Bu ruh hali içinde günde 6 ila 9 saat arası süren ve genellikle çok sıkıcı olan derslere girmek zorundasınız. Gerçi dünyanın en ilginç konusu da olsa bu zorunluluk sizin o konudan keyif almanızı engeller. Yine aklınız dersten başka yerlere takılı kalarak bir derse giriyorsunuz. Dersin en sıkıcı anında başka bir zamanda duyulsa asla gülünmeyecek bir olaya kahkahalarla gülme zorunluluğu hissediyorsunuz. Veya hissediyorum, niye kendi yaptıklarımı size yüklüyorsam. Bu hissiyat sonucu da komik olmayan bir olaya arkadaşımla beraber kendimizi tutamayarak tüm sınıfın rahatlıkla duyabileceği bir sesle gülüyoruz.

İşte sorun da burada başlıyor. Tüm sınıf konuyu bilmemesine rağmen bu kahkahalara ortak oluyor. Akabinde hoca bir anda ders anlatmayı keserek sinirli bir ifadeyle kahkahaların odak noktasındaki bize bakıyor. Ve can alıcı cümleyi sarfediyor:

- Oğlum niye gülüyosunuz? Bişey varsa söyleyin hep beraber gülelim!!

Öğretmenlerin işi gerçekten çok zor, hepsine büyük saygım var. Ben bir çocuğa bile ders anlatırken bazen sinir krizinin eşiğinden dönüyorum. Ama bu cümleyi neredeyse tüm saygı duyduğum hocalarımdan duydum desem abartmış olmam. "Bu çocuk burada anlatırsa o kadar komik olmaz şimdi boşver" diyip bu cümleyi kullanmamazlık etmeyen hocalar da olmuştur tabi ama çok az olmalı ki birini bile hatırlamıyorum. Yapmayın hocalarım, belki aramızdaki bir olaya güldük, belki argo bişeyler konuşup güldük olamaz mı yani?

Ayrıca bu cümleye karşılık "hocam biz güldük zaten tüm sınıf olarak" da diyemezsiniz. Gülmeyi hala frenleyemediyseniz önce yavaş yavaş frenler, sonra da mahçup bir ifadeyle özür dilerim hocam dersiniz. Sanki o anda gülmeyi engelleyebilirmişiz gibi. Zaten hocaların bu oyununa gelip gülünen o saçma olayı tüm sınıfa anlatırsanız gelen tepki şu olur:

- Salak şey buna mı güldün bu kadar!!

Ona güldük evet. Dersteki disiplin ortamında o şey bize komik geldi bir anda ve güldük bu kadar basit. Gülmenin bir formülü yoktur ki  "bu yeterince komik değilmiş buna gülmeyelim mantıksız olur" veya "bu yeterince komik, ben gülüyorum Hakan ahahaha" diyelim. O şey o ortamda size birkaç saliseliğine de olsa komik gelirse gülersiniz. Bunları anlamak için  psikolog olmaya da gerek yok. Basit birşey işte ya gülün gitsin.

Son söz de saygıdeğer hocalarıma. Hocam gerçekten güldüğümüz olayı anlatıp tüm sınıfı kahkahaya boğabilmeyi biz de isteriz, güldürmek güzel birşeydir gerçekten. Ama günlük hayatta olaylar böyle işlemiyor biliyorsunuz. Anlatırsam muhtemelen kimse gülmeyecek. Belki bahsettiğim gibi komik bile değil gülünen şey. İleriki nesillerin iyiliği için şu klişeyi bırakalım artık rica ediyorum. Kendim için birşey istiyorsam namerdim, herşey gelecek güzel nesiller için...

Kapatırım Valla

Geçen gün bu bizim Mark Facebook'tan mesaj atmış bana. Mark Zukerberg'den bahsediyorum, Facebook'u kuran arkadaşım. Ben samimiyetten Mark derim kendisine. "Çok dertliyim kederliyim, şu gönderdiklerimi yolla tüm çevrene de bir mesaj zinciri başlatalım, söylediklerimde çok ciddiyim" dedi. Siteyi kurduğuna kuracağına pişman olmuş. "Tamam Mark'ım sakin ol" dediysem de siniri yatışmadı. Yazdıklarını aktarıyorum aynen:

Tüm Facebook kullanıcılarının dikkatine:
Facebook son zamanlarda çok kalabalıklaştı. Başlangıçta herkesin üye olmasını istedik tamam. Bu hedefimize de ulaştık, ama daha sonraları bazı fırsatçı arkadaşlar fake hesaplar açarak sadece kızları arkadaş olarak eklemeye başladılar. En dahiyane yöntemleri de bir okul veya grup ismiyle profil açarak aynı isimdeki diğer grupların üyesi kızları, evet özellikle kızları seçerek bu fake hesaba eklemeleri oldu. Yaratıcılığınıza saygı duyuyorum ama yapmayın, etmeyin, ayıptır. Bir diğer mesele de insanların yolda görse selam vermeyeceği kişileri Facebook profilini kalabalık göstermek için arkadaş olarak eklemesi. Biraz dürüst olun be kardeşim, en kalabalık arkadaş grubuna sahip olmanın ne getirisi var size anlayamadım. Sonra efendime söyliyeyim yaptığımız araştırmalarda elde ettiğimiz bulgulara göre bir kız profiline ortalama 24 application birden eklemekte. Eklemeyenleri tenzih ederim ama durum bu. Bu arkadaşların profil sayfası açılana kadar en canavar bilgisayarlar bile kendinden geçiyor, birkaç dakika kullanılamaz oluyor. Hadi onu geçtim, kotalı internet diye bir olgu var. 3 arkadaşınızın profili bu anlattığım gibi olsa ve haftada birer kere bu sayfalara bakılsa aylık kotanın yarısı gitti demektir. Facebook açıldı açılalı Türk Telekom kota aşımından çok büyük karlar elde etmiş diye duyduk. Yazıktır günahtır. Bir başka konu da her fotonun altına "aşşkmm cnnmm şkkrmm snni çkk svvyrrmm" yazan arkadaşlar. Bakın mübarek ramazan ayındayız yapmayın bunları Allah aşkına yav. İnsanlar ne sevgi doluymuş, birbirlerini amma severmiş de haberimiz yokmuş. Vallahi siteyi kurduğuma kuracağıma pişman oldum.

Bakın durum ciddi, ayağınızı denk alın valla kapatırım bu siteyi!! Şimdi durmayın bu mesajı herkese gönderin. Şşştt bak göndermem diyosun duymuyorum sanma, ibret-i alem için ilk olarak senin profilini kapatırım!! Hadi bakalım...

Facebook kurucusu
Mark Zukerberg 

Cine5 Şifresi

Kendimi bildim bileli konuyla tamamen alakasız genellemelerle başlayan yazılara özenmişimdir. O yüzden izninizle bu yazıya böyle bir giriş yaparak yıllardır hep heves ettiğim bir olguyu gerçekleştirmek istiyorum efendim.

İnsanoğlu doğar, büyür, yaşlanır ve kaçınılmaz bir sonla yüzyüze gelerek yaşama veda eder. Doğumdan itibaren de bitmeyen bir öğrenme süreci başlamış olur. Çevredeki her olayı büyük bir dikkatle izleyerek onları taklit etmeye başlayan bebekler zamanla konuşmayı, yürümeyi ve diğer ihtiyaçlarını gidermeyi öğrenirler diyerek bu alakasız genellemelerime burada son vermek istiyorum. ( Sonunda başardım, bir rüyam gerçek oldu!)

Konuşmaya başlamanın akabinde kendimi bildiğimden beri doğal olarak insanlarla dialoglara girmeye başladım. Her insan gibi saçmaladığım, karşımdakini anlamadığım, yanlış anladığım, veya kendimin bile anlam veremediğim şekilde doğru ve düzgün konuştuğum oldu. Birçok dialog hatırlıyorum ki gerçekten feci şekilde saçmaladım. Yine birçok dialog hatırlıyorum ki karşımdakinin saçma cümleleri arka arkaya dizmesinden sonra mantıklı veya mantıksız bir cevap verdim. Ama inanın bana, beni az sonra anlatacağım konuşma kadar derinden sarsan, beynimde kalıcı hasarlar yaratan, hayatı birkaç dakika içinde sorgulamama neden olan çok çok az konuşmaya şahit oldum.

Galatasaray'ın Avrupa'da başarılı olduğu, fakat bu maçları Cine5'in yayınlamasıyla çoğu kişinin bu maçları izleme zevkinden mahrum kaldığı dönemlerdi. Ben de Galatasaraylı olmamama rağmen bir futbolsever olarak bu maçları izlemekten hoşlanırdım. Tam o zamanlarda bilgisayarımın yenilenmesiyle TV kartı teknolojisiyle tanışan ben kısa süre sonra Cine5'in de bazı küçük yazılımlarla izlenebileceğini öğrendim ve maçların yapıldığı akşamlar anten kablosunu bağlamak amacıyla bilgisayarı salona kurarak maçları izlemeye başladım. Bunu yapmamla da çocukluk psikolojisinin getirisi olarak, sanki o yazılımı ben yazmışım gibi arkadaşlarıma hava atmaya başladım.

Yine bir gün bir arkadaşımla konuşurken söz akşamki maçtan açıldı. Yine havamı atacaktım. Ama ben nereden bilirdim o günün bende derin psikolojik etkiler bırakacağını? Bir cümleyle hayatımı, en azından çocukluğumun o bölümünü pek iyi anılarla hatırlamamamı sağlayan kara bir gündü o gün.

- Ya GS maçını izlemeye gidelim mi kahveye napsak?
+ Hee ben izleyebiliyorum zaten maçları napıcam kahvede.

Artistliğin de bu kadarı...

- Nasıl olm Cine5 mi aldınız siz?
+ Yok bilgisayarda şifresini çözebiliyorum programla öyle izliyorum.
- Şifresi kaç onun?

Vay ben ne edeyim nasıl edeyim, başımı alıp nerelere gideyim? Şifresi kaç? Pin kodu mu bu mübarek de ben söyleyince açılabilsin? Hadi diyelim 1453 gibi bir şifresi var. Nereye gireceksin o şifreyi de maçları izleyebileceksin? Bilgisayarla çok içli dışlı olan bir dahi de değildi bunu söyleyen; muhtemelen bildiği tek şifre Super Mario'da 4-2 bölümünden 8-1 bölümüne geçen yolu açan şifreydi.

Bu soru cümlesi karşısında mantıksız da olsa bir cevap verebilmiş olsaydım kesinlikle hatırlardım, fakat en ufak birşey diyememiş olmalıyım ki ondan sonrasını hiçbir şekilde hatırlamıyorum. Neyse bu konuyu da burada kapatıp tekrar unutmak istiyorum, hatırladıkça kötü oldum zira.

Duyarlı Birey Dediğin Böyle Olur

Yıllardır sağdan soldan binlerce defa duyduğum "bizim halkımız tepkisiz abi, ne olsa kabulleniyor" sözleri benim için günümüz itibariyle geçerliliğini yitirmiştir efendim. Bazen halkımızın tepkisinin ve öfkesinin volkan gibi patladığı anlara şahit oluyorum ve bu beni çok gururlandırıyor. Gerçekten de toplumumuzun kanayan yaralarından biri olan bir konuda seslerini yükseltmeleri ve kendi geleceklerine müdahale etmeleri çok önemli.

Nedir bu hayati konu peki? Elektriğe gelen rekor zamlar mı? Gençliği korumak (?) adına ortaya atılan saçma sapan yasa tasarısı mı? Orman yangınlarının iyi yanı olarak kenelerin ölümünü gösteren süper zeki yetkili mi? Hayır, bunlardan çok daha önemli. İzah edelim.

İETT'nin yıllardır kullandığı efsanevi Ikarus'lardan sonra 99 yılında alınan Mercedes marka otobüsler her bakımdan eskilerinden daha üstündü. İnip binmesi daha kolay, daha az gürültülü, çevreye daha az zarar veren bir model. Hatta bazılarında klima bile var. Bu iyi özelliklerinin yanında, sayesinde halkımızın uyanışının ilk emarelerini gördüğüm, "acaba?" dediğim bir özelliği daha vardı: ABS. Şöyle ki; ABS elektronik bir sistem olduğundan "telefon konuşmaları bu sistemi etkiler" gerekçesiyle bu otobüslerde telefonla konuşma yasağı getirildi. İşte tam bu noktada şaşırtıcı olaylar başladı. Eskiden el freni dışında en ufak bir güvenlik önlemi olmayan otobüslere 300 civarı yolcuyu yükleyerek ulaşım sağlanırken ve bu durum en ufak bir tepki almazken bu yeni otobüslerde telefonla konuşanlara ufak çaplı bir mahalle baskısı yapılmaya başlandı. ABS'yi etkileme konusu bana hiç inandırıcı gelmemekle birlikte eğer bir kural varsa bunun uygulanmasını sağlamak elbettte kötü bişey değil ama bu konuda verilen tepkinin ölçüsü biraz fazlaydı.

Sonra 2006-2007 yıllarında en yeni otobüsler devreye girdi. Girdi girmesine de bu otobüslerle birlikte çok ilginç bir olayı gözlemledim. Halen kullanımda olan 99 model otobüslerde telefonla konuşan insanlara yapılan baskı tamamen ortadan kalktı. Artık bu otobüslerde telefonunu kullananlar en ufak bir baskıyla karşılaşmıyor. Ama yeni otobüslerde telefonla konuşursanız inanılmaz baskılarla karşılaşabiliyorsunuz.

(Telefon çalar)
- Abi ben otobüsteyim konuşamıyorum inince arıcam ben seni!
+ Beyfendi canımızı tehlikeye atıyosunuz, ne biçim insansınız, yasak olduğunu bilmiyor musunuz......
Adam, diğer kişilerin de toplu kınamaya katılmasıyla an itibariyle bitmiştir. Özgüveni sıfıra yaklaşmıştır, sosyal fobi başlaması an meselesidir. Otobüstekilerin gözünde aşağılık bir konumdadır artık. Teyze de vatanını korumak için halkı uyandıran William Wallace edasıyla yolculuğuna devam eder. Sanki otobüse binerken sırayı hiçe sayarak önlere geçen kendisi değilmiş gibi toplumun düzenini sağlayan yüce insan sayar kendini. Onu da geçtim, bu kadar lafı ettikten sonra kendi telefonu çalmasa da rezil olmasa bari...

Ne diyelim, insanlarımız her konuda bu kadar duyarlı olurlar umarım... 

Konserdeki Adam

Yıllar önce tatil için Datça'daydım. Yaşım 14-15 civarları. 1 haftalığına eğlenmeye geldiğim Datça'ya Haluk Levent'in konsere geldiğini öğrenince kuzenim ve arkadaşlarla "3-5 şarkı biliyoruz gidelim görelim nasılmış" diyerek konseri izlemeye karar verdik. Konser saati gelip çatınca anfi tiyatroya giderek yerimizi aldık ve beklemeye başladık. Datça tatil yeri olduğu için gelen seyircilerin çoğu ve biz şort tişört gibi yazlık kıyafetlerle gelmiştik. Bir kısım seyirci de Motörhead konserine gider gibi en siyah tişörtlerini, en garip şekilli deri bilekliklerini, garip pantolonlarını giyerek ön saflardaki yerlerini almıştı.

Sağ tarafımda az ileride ise bir adam oturuyordu ve bu anlattığım iki kılık kıyafet ölçülerine de uymuyordu: kumaş pantolon, kısa kollu gömlek ve kösele ayakkabı triosu. Sakın yanlış anlaşılmasın asla eleştirmiyorum, zira oldum olası şekle şemale fazlaca önem veren biri değilimdir. Ama bu adamda farklı birşeyler vardı. Konserle uzaktan yakından alakası olmadığı her halinden belliydi: Sağa sola atılan sıkılgan bakışlar, oflayıp puflamalar, sürekli yerini değiştirmeler vs. Derken Haluk Levent sahneye çıktı. Şarkılarını söylemeye başlayınca bildiğimiz şarkılara eşlik etmeye, bilmediklerimize de ufaktan ayak uydurmaya çalıştık. O sırada bahsettiğim adma gözüm ilişti ama adamda en ufak bir hareketlenme yoktu. Konser ilerlemeye devam ettikçe şarkılar da hareketlenmeye başladı. Bahsettiğim siyah giyinen arkadaşlar "horned hand" diye tabir edilen metal işaretini yaparak "Kağızman'a ısmarladım nar gele nar gele" söyleyedursun, adam bu hareketi görüp yanlış bir şekilde taklit ederek bozkurt işareti yapmaya başladı.  Hareketi bu şekilde algılayıp uygulamaya başladıktan sonra ilgili ilgisiz her şarkıda sürekli bu hareketi yapmaya başladı.

Sonraları konserde bir şarkı arası oldu. Adam yine sıkıntı içinde sağa sola bakınmaya başladı. Yine yerini değiştirmeye başladı ve bir ara yanıma geldi:

- Yeğenim ben sevmem aslında Haluk Levent falan da bi geldim öyle işte ehehe
+ İyi ettin amca.
- Ben hiç bilmiyorum bu şarkıları ya napıcaz ehe?
+ ...

Konser kaldığı yerden devam etti. Adam da aynı hareketi şarkıyla hiçbir şekilde ilgilenmeyerek bir süre daha tekrarlayıp konser bitmeden çıktı. Şimdiki YTL paritesiyle karşılaştırma yapamam ama o zamanlar küçük bir yerde olan bu konser için yüksek bir para olan 7 milyon lirayı hiçbir şarkıyı bilmemesine rağmen hangi amaçla verip konsere geldiğini, neden konserde o hareketi yaptığını, niye erkenden ayrıldığını yılardır çözebilmiş değilim.

Her Tartı Doğru Tartıdır

Güzel bir yemeği geride bıraktıktan sonra televizyonun karşısındaki kanepeye uzandım. Saçma sapan dizilerden, 3. sınıf aksiyon filmlerinden zapping yaparak kurtulmaya çalışırken üzerime bi ağırlık çöktü ve uykuya yenik düştüm. İşte yükselişim de tam o anda başladı. Yemeğin verdiği ağırlıktan yavaş yavaş kurtuldum ve iyice hafiflemeye başladığımı hissettim. Bir an sonra kanepenin üzerinde yükselmeye başladım. Gitgide yükseliyordum. Önce evi, apartmanı, daha sonra da yeryüzünü geride bırakıyordum.

"Yüksel ki yerin bu yer değildir,
Dünyaya gelmek hüner değildir."

Artık bulutlara kadar yükselmiştim. Aşağı baktığımda hiçbirşeyin net seçilemediğini görüyordum. Bu noktadan sonra etrafım birden kararmaya başladı. Artık ne bulutlar, ne yeryüzü görünüyordu. Bir süre daha yükseldikten sonra ayağımın bir zemine değdiğini hissettim. Nereye gittiğimi bilmeden birkaç adım attım ama hala en ufak birşey göremiyordum. Durup neler olduğunu, buranın neresi olduğunu düşünmeye başlamıştım ki kafama sert bir cisim büyük bir hızla indi. Hissettiğim büyük acıyla yere yığıldım. Biraz sersemlemiştim. Darbenin geldiği tarafa döndüğümde etrafı gündüz gibi aydınlatan çok parlak bir ışık demeti gördüm. Yerde cam parçaları duruyordu. Biraz daha dikkatli baktığımda şu cam tartılardan birinin parçalanmış olduğunu gördüm. Kafama çarpan cisim bu olmalıydı çünkü başka hiçbirşey gözükmüyordu. Işığın içinden bir ses yükseldi:

- Evimize hoşgeldin zavallı şişman insan!

Korku içindeydim. Neler olduğunu anlamak için titreyerek sordum:

+ Kkk.. Kimsiniz? Burası neresi?
- Buranın nere olduğu önemli değil. Sana bazı söyleyeceklerim var!
+ Sssiizi dinliyorum...
- Yaptığımız araştırmalara göre siz zavallı insanların yüzde 93'ü tartıldıktan sonra kendine kabahat bulmak yerine tartının doğruluğunu sorguluyormuşsunuz!
+ Ama...
- Sen de en çok sorgulayanlardan biriymişsin! Seni o yüzden buraya çağırdım. Herkese durumu, gördüklerini anlat, biz tartıları suçlamayı bırakın, yoksa başınıza geleceklerden siz sorumlu olursunuz! Şimdi kaybol buradan!

Son cümlesi gökgürültüsü kadar sertti ve birden aşağı düşmeye başladım. Büyük bir hızla bulutların aşağısına doğru iniyordum. Sonra dünyaya yaklaştım, tam en yüksek hıza ulaştığım sırada kan ter içinde uyandım.

- Oğlum noluyo su gibi olmuşsun uyurken de sayıklıyordun?
+ Yok bişey anne yemek dokundu galiba.
- Bu sıcakta o kadar yersen olacağı o tabi!

Ben elçiyim efendim, elçiye zeval olmaz. Bundan sonra tartılara laf etmek yok. Kaç kilo gösteriyorsa o doğrudur, fazlaysa da bizim suçumuzdur. Gerçekten hiç şakaları yok, durum kritik, lütfen biraz sağduyu...

Vizyonsuz Dedeler

Dedeler... Tüm suç vizyonsuz dedelerindir efendim. Bugün ülkemizin ekonomisi en az 3 kat daha büyük değilse, gelir adaletsizliği alıp başını gitmişse, dünyalar kadar borcumuz varsa tüm suç bu dedelerindir.

Vizyon gerçekten önemli bir özellik. Vizyon sahibi insanlar uzun vadeli planlar yapan ileri görüşlü kişilerdir. Ama dedeler... Çok kızgınım hepsine. Biraz vizyon sahibi olsalar toplum olarak daha zengin ve refah içinde olacaktık. Bugün belki de birçoğumuz o özenilen Amerikan filmlerindeki cetvelle çizilmişcesine düzgün, çevre düzenlemesi mükemmel evlerde oturuyor olacaktık. Evimizde en az 2 araba (biri arazi aracı), kapısında basketbol potası asılı olan büyükçe bir garaj, yemyeşil bir bahçe olabilirdi. Biz de evimizin balkonunda huzurla sabah kahvaltımızı yaparken gazeteleri dağıtan bisikletli çocuk çimlere girdi diye arkasından söylenebilirdik. Ama olmadı. Ah dedeler ah!

Ne olurdu sanki elinize az buçuk para geçtiği zaman o bahsedilen arsayı alsaydınız? O arsanın üzerinde şimdi milyonlarca ytl'lik oteller, hanlar, konaklar var be dedeler! O arsayı alsaydınız hepimiz zengin olacaktık.

- Olm zamanında dedim Bodrum'dan arsa alıcakmış ama hep dağ taşmış oralar o zaman, dedem de almamış. Alsaydı şimdi süper zengindik.
+ Evet inanıyorum.

Zamanda bir miktar geri dönelim:

- İlyas emmi 10000 lira iyi para gel şu Bodrum'daki arsayı alalım sana.
+ Napıcam ben orayı Osman, otursan oturulmaz satsan satılmaz hep dağ bayır oralar. Ben bunu bankaya koysam ayda 100 lira faiz getirir bana ooh!!

Bu şekilde fırsatlar kaçıran yüzlerce dede hikayesi duydum. Ama bunları anlatanların hiçbiri o paranın akibetini söylemedi. Ne oldu acaba, nereye gidiyor o kadar para anlamış değilim. Ya bu hikayeleri anlatanlar atmasyon yapıyor, ya da bu dedelerimizin çoğu gerçekten de vizyonsuz.

İnatla Bekleten Otobüsler (?)

Toplu taşımacılık konusunda çağın oldukça gerisinde olduğumuz bir gerçek. "Demiryolu komünist işidir" denerek zamanında demiryollarına gerekli özeni göstermeyip sadece karayoluna ağırlık verilmesi de ayrı bir kara mizah konusudur. İşte bu durumda İstanbul'da toplu taşımacılığın başını İETT otobüsleri çekmekte. Duraklarda bu otobüslerin kalkmasını bekleyen teyzelerin ve amcaların ise yüzde 80 civarının kesinlikle anlamadığı bir kural süper bir klişenin daha doğmasına neden olmuştur. Öncelikle kuralımız şudur: Otobüsler hareket saati geldiğinde hareket eder. Teoride de olsa İETT otobüsleri için bu kural işler. Tabi İstanbul trafiğidir, otobüsler gecikebilir ama burada mevzubahis zamanında kalkan otobüslerdir. Ama teyzelerimiz ve amcalarımız bu durumdan hiçbir zaman memnun olmazlar:
Teyze 1: Bu otobüs niye kalkmıyo ya bu sıcakta insanları bekletiyolar hayret bişey! (Öfkeli teyze)
Teyze 2: Evet hakkaten ya maksat insanlara eziyet olsun cık cık cık! (Onaylayan teyze)
Amca 1: Avrupa'da hiç böyle değil, 3 dakikada bir otobüs var! (Atmasyoncu onaylayan amca, 3 dakikada bir otobüs mü olur, olsa bile Eminönü dışında Avrupa mı gördün acaba)
Amca 2: Gelişmiş ülkeler tabi onlar biz adam olmayız! (Karamsar ve onaylayan amca)
Genç: Otobüs 2 dakika önce kalktı yenisi 20 dakika sonra, hemen nasıl kalksın yenisi? (Durumu açıklayan genç)

Kısa bir suskunluk olur.

Teyze 1:
Bari kapıları açsalar da otobüsün içinde otursak.

Ne içinde oturması teyze? Hava zaten kırk derece olmuş, sıcaklar olağanüstü nemle de birleşince Sahra çölü ayarında bir sıcaklık hissediliyor, sen bu havada durakta gölgede beklemek yerine küçücük camları bir karış açılan mühendislik harikası İkarus'ların içinde beklemeye can atıyorsun. Yapma etme, bak kalbin var tansiyonun var onlara dikkat et.

Hayat da böyledir işte. Kısacık bir zamanda herşeyin tersine döndüğünü görebilirsin, 2 dakikayla hayatının fırsatını kaçırabilirsin. Neyse ki 20 dakika sonra yeni bir otobüse binerek evine döneceksin. Oturup durakta bekleyiver artık, bu yaşta hayat dersi vermeyeyim sana komik kaçar zira...

Yaya Trafiğinde Teyze Terörü

Dünyanın en kalabalık şehirlerinden biri olan İstanbul'un trafiğini anlatmama gerek yok sanırım. Günün 24 saati her bölgesi aynı anda tıkanabilen bir trafiğe sahip şehirdir kendisi. Hatta o kadar ki İstanbul takımlarına gelen yabancı futbolcuların istisnasız tamamının ağzından duyduğumuz bir klişe de oluşmuştur: "İstanbul harika bir şehir, yemekleriniz çok güzel, insanlarınız çok sıcak ama trafik felaket." Eğer bir yabancı futbolcu bu cümleyi söylemiyorsa o futbolcuyu iyice araştırın, muhtemelen yabancı değildir.

Ama beni asıl hayatımdan bezdiren yaya trafiği dediğim olgu. Bu trafik bence İstanbul'da araç trafiğinden çok daha sinir bozucu bir durumda. Yaya trafiğinin de en büyük sorumlusu da teyze adını verdiğim üstün insanlar. Bu teyzeler biz fani insanların kesinlikle ulaşamayacağı süper güçlerle donatılıp İstanbul'u iyice kaos ortamına sürüklemeleri için dış güçlerce gönderilmiş olduğunu zannediyorum. İşte bu süper teyzelerimizin süper güçlerinden tanımlayabildiğim kadarını anlatmaya çalışayım:
-
Metamorfoz:
3 teyze 10 metre eninde bir yolda yanyana yürürse metamorfoz geçirip enine adeta devleşerek bu yolu tamamen kaplayabilirler. Kesinlikle önlerine geçemezsiniz. Hızları da 10 metre/saat olduğundan mecburen çekilmelerini veya gideceği yere ulaşmalarını beklemek zorundasınız. Özellikle bu teyzeler ellerinde torbalarla yürüyorlarsa bir duble yolu kapatabilirler.
-
Akıl almaz çeviklik:
Teyzeleri geçerek gideceğiniz yere zamanında varma umudu taşımadan ağır aksak ilerlerken görebilirsiniz bu özelliği. Bir mağaza vitrininde herhangi birşey gören teyze siz daha ne olduğunu bile anlamadan öyle bir hızla arkaya döner ki yaya trafiğinde bile kaza yapma olasılığınız vardır ve genellikle bu hareket karşısında teyzelere çarparsınız. Böylece en çevik kara canlılarının kedigiller familyasından değil teyzegillerden olduğunu anlarsınız.
-
Önümüze gelene bin tekme:
Eğer bir teyzeyle dar bir yolda karşı karşıya gelirseniz asla çekilmezler. O kadar güçlülerdir ki boyutları ne olursa olsun sizi yıkabileceklerini düşünürler ve muhtemelen çekilmezseniz sizi yıkarlar. Yoldan çekilip güvenli bir şekilde geçişlerini beklemek en mantıklı çözümdür.

Bu kadar gelişmiş bir türün bu kadar sınırlı özellikleri olduğunu sanmıyorum tabi sadece çözebildiğim kadarı bunlar. Ama bu kadarıyla bile yaya trafiğinde terör estirmeye devam etmektedirler. Siz siz olun mümkün olduğunca geniş yollardan yürümeye çalışın, ve sakın ama sakın bir teyzeden yol isteme gafletine düşüp onları sinirlendirmeye çalışmayın.

Geç Kalanların İnanılmaz Rahatlığı

İstanbul trafiğinde özellikle işe gidiş saatleri olan sabah 8-9 arası yola çıkıyorsanız gideceğiniz yere zamanında ulaşmanız mümkün değil. Zamanında yetişebilmek için yola normalden en az yarım saat erken çıkmalısınız; bunu İstanbul'da yaşayan herkesin bildiğini zannediyorum. Örneğin benim oturduğum yerle Kadıköy arasında trafik yokken otomobille 15 dakikada, trafik yokken İETT ile 35-40 dakikada, bu bahsettiğim iş saatlerinde 60-70 dakikada yolculuk edilebiliyor. Bir de bu yoğun saatlerde trafik kazası olmuşsa 1.5 saati bulan bir yolculuk yaşayabiliyoruz.

Bu saatlerde işine giden insanlar trafiği de hesaba katarak evlerinden çıkıyorlardır mutlaka. Ama olağan dışı gecikmelerde bile büyük çoğunluğu işçi, memur veya benim gibi öğrenci olan insanların büyük bir çoğunluğunun yüzünde en ufak bile bir geç kalma endişesi görmüyorum. Yani otobüs arızalanmış ve yarım saat geç gelmiş, üzerine İstanbul trafiğine maruz kalmışız, bir de kaza olmuş derken defalarca 2 saate yakın sürede Kadıköy'e vardığımı hatırlıyorum. İşte bu durumda bile otobüste kendimden başka geç kalmayı sorun eden bir kimseye rastlamıyorum ki ben de sabah derslerine en ufak bir heves duymadan gidiyorum, yetişemememle en ufak birşey kaçıracağımı düşünmüyorum. Kimisi umarsızca müzik dinlemeye devam ediyor, kimisi geceden yarım kalan uykusuna devam ediyor, kimisi kafasına göre trafik çözüm önerileri sunma geyiklerine girişiyor.(burada en çok tepki çeken de otomobillerde tek kişi yolculuk edenler oluyor) 22 koltuklu olup da iş saatlerinde yaklaşık 200 kişiye ev sahipliği yapan efsanevi Ikarus'ların içinde bu normalden neredeyse 1 saat daha fazla olan gecikmeden rahatsız olduğu belli olan kişi sayısı 5'i geçmiyor nedense.

Ya gerçekten bu durumdan sıkıntı duyuyorlar ana sıkıntı davranışlarına hiçbir şekilde yansımıyor, ya da bu insanların hepsi işsiz veya işlerinin patronu, bir türlü çözemedim vesselam.

Ömrümü Yedin Super Mario!

Çocukluğumu geçirdiğim yıllarda bilgisayarlar bu kadar yaygın değildi. Tabii çevrede bikaç tane bilgisayarlı ev bulunurdu ama çocuklu ailelerde çoğunlukla atariler olurdu. Hani şu garip dikdörtgen şekilli kasetlerden takılanlardan. Ve bu oyun kasetlerinin (yaklaşık) yüzde 82'sinin içinde Super Mario adlı oyun bulunurdu. İşte bu oyun kanımca sıradan bir çocuğun gelişiminde önemli tahribatlara yol açmıştır. Yani en azından benim açtı. Yaptığım gözlemler sonucunda küçükken sinirli ve agresif olan ben (ki bu dönem Mario oynadığım dönemlere denk gelir) bu oyundan koptukça sakin, huzurlu ve neşeli bir kimliğe büründüm. Tek bir örnekten yola çıkarak genelleyebilirim ki bu oyun zararlıdır ve yasaklanmalıdır.

Ne hevesle otururduk bu oyunun başına. "Bu sefer şu ihtiyar tesisatçı amca Mario'yu düzgün yönlendirip prensesi kurtaracağım" derdik. Koca kralın kızını neden tesisatçı kurtarır oraya hiç değinmiyorum bile. Neyse efendim bu amaçla yola çıkardık, o macera senin bu macera benim diyerek sağa sola saldırırdık. Yolda dankek görünümlü yaratıklar, asker miğferi görünümlü hilkat garibeleri ve uçurumlarda mütemadiyen aşağı yukarı hareket edip bizi öldürmeye ant içen alev topları arasından sıyrılıp şanslıysak kendimizi kaleye atardık. Kalede de binbir zorlukla ilerler, en sonunda ejderhayla karşılaşırdık. Tesisatçının ejderhayla imtihanını da kazandıktan sonra sevinirdik, çünkü prensesi kurtarmıştık. Prenses dediğimiz de kafasında kendi boyutunda mantar şapkası olan bişeydi. Ve o anda sözün bittiği yere gelirdik : "Thank you Mario, but our princess is in another castle!" Ulan ben bu kadar zorluğu bunun için mi aştım derdik kendimize ve bu sahte prensese küfürler savururduk. Ve işin ilginç yanı çevremde hemen her yaşıtım bu oyunu oynamasına rağmen bu gerçek prensesi bulanın olmaması. Gerçekten karanlık günlerdi o günler.

Bir hiç uğruna ömrümüzden çaldın Mario, ben ve yaşıtlarım sevmiyoruz seni!

Dhalsim Bugun Hasta

Çocukluğumu geçidiğim yıllar, ki 80'lerin sonu 90'ların başına tekabül eder, genel olarak özlemle hatırladığım güzel yıllardı. O yıllara ait şu anda saymaya zamanımın ve yerimin yetmeyeceği güzel anılarım var. Ama yine o yıllara ait bazı olaylar hatırlıyorum ki gelişmekte olan bir çocuğun zihninde çok ağır tahribatlara yol açabilecek türdendi.

Street Fighter ve Mortal Kombat fırtınalarının yaşandığı yıllardı o yıllar. Çocukların "hadi sen Raiden ol ben Liu Kang" veya "Ben Ryu olucam sen Ken ol" şeklinde karakter paylaşımı yapıp birbirine tekme tokat saldırmasıyla çok vatan evladının zayii olduğunu gördüğüm yıllar. Oyunların başarısı üzerine birbiri ardına çekilen dandirik filmlerinin her yayınlanışında kaçırmadan izlediğimiz yıllar...

Street Fighter oyunu kendisine gösterilen ilgiden dolayı tv'de bir yarışma programına taşınmıştı. 30 yaşlarında, şu an kim olduğunu bilmediğim bi abla sunuyordu yarışmayı. 2 yarışmacı da ( genellikle oyunların etkisi altındaki çocuklar)
yarışmayı arayıp telefonun tuşlarını kullanarak seçtikleri karakterleri ekranda dövüştürüyorlardı. Yalnız yarışma başladıktan bir süre sonra farkedildi ki arayan arayan çocukların çoğu Dhalsım karakterini seçiyordu. Neden peki? Çünkü Dhalsım'ın kolu bacağı uzuyordu ve yarışmacı rakibine yaklaşmadan saldırıp dövüşü kazanabiliyordu. Bu durumu gören sunucunun aldığı önlem, ömrüm boyunca hatırlayacağım, hatırladıkça da güleceğim bir yöntemdi. Şöyle ki:

- Evet hangi yarışmacıyı seçmek istiyorsun?
+ Ben Dhalsım'ı alıyorum.
- Ama bu imkansız. Dhalsım bugün hasta, başka karakter seçmen gerekiyor.

Evet, bahane kelimesi kelimesine "Dhalsım bugün hasta" cümlesiydi. Daha sonraları bu cümleyi "Dhalsım çok dövüştü o yüzden yorgun" gibi daha yaratıcı bahanelerle takip etseler de benim aklıma ilk cümle kazındı: "Dhalsım bugün hasta"

Geçtiğimiz yıllarda nostalji yapıp bu oyunu birçok kez oynadım ve gerçekten her karakterle oyunu bitirdim. Ama belki de çocukluktan gelen bir hisle yalnızca bir karakterle oyunu bitirmedim. Tabii ki Dhalsım'dı bu karakter. Hasta bir karakteri nasıl dövüştürebilirdim değil mi?

Eppur Si Muove - Dünya Yine de Dönüyor...

16. yüzyıl Avrupa'sında kilisenin kabul ettiği bir duruma karşı çıkmak engizisyon mahkemelerinde yargılanmak, sonucunda da büyük bir olasılıkla idam edilmek demekti. İşte o yıllarda yaşayan modern fiziğin ve astronominin kurucularından olan Galileo Galilei, kendinden önce dünyanın ve diğer gezegenlerin güneş etrafında döndüğünü söyleyen Kopernik'in görüşlerini benimsemiş ve açıkça müdafaa etmişti. Daha önce kilisenin de desteklediği görüş, dünyanın düz olduğu ve güneşin dünya etrafında döndüğüydü. Tabii bu iddiaları din adamları ağır bir şekilde eleştirerek Galilei'nin engizisyonda yargılanmasına karar verdiler. Mahkeme Galilei'den dünyanın döndüğü iddiasından vazgeçmesini, aksi takdirde idama mahkum edileceğini söyledi. Bunun üzerine çaresizce diz çöken Galilei, bu iddiasından vazgeçtiğini mahkemeye bildirdi. Ama ayağa kalkarken şu tarihi cümleyi kurdu: " Eppur si muove ". Yani " dünya yine de dönüyor."

Kilisenin karşı çıkması, Galilei'nin inanmasına rağmen iddiasından vazgeçtiğini söylemesi, yaygın inanışın tam tersi olması... Hiçbiri dünyanın döndüğü gerçeğini değiştirmeyecekti elbette. Bilim dünyası daha sonraki yıllarda bunu kanıtlayıp kabul ederken tarihe de idam cezasına çarptırılınca sadece inandığı şeyi göstermelik olarak inkar eden bir adamın sözleri kazındı:

"Dünya herşeye rağmen dönüyor."