tag:blogger.com,1999:blog-15156109849879233202009-06-03T18:56:26.301+03:00YEŞİL ZEPLİNYeşil Zeplinhttp://www.blogger.com/profile/15739245802845811525noreply@blogger.comBlogger21125tag:blogger.com,1999:blog-1515610984987923320.post-45330625810128863692009-02-02T22:07:00.029+02:002009-02-02T22:20:58.316+02:00Kitaptan Bir Cümle<div style="TEXT-ALIGN: justify">Altuğ kardeşim beni bir yazısında daha mimlemiş. İş güç derken yazmaya da fırsat bulamıyorum, Altuğ da olmasa bloga baktığım bile yok derken kendimi çok meşgul bir insanmış gibi gösterip hava atmaya çalıştığımı sanmayın sayın okurlar. Gerçekten bu aralar yoğun ve uykusuzum, ama fırsat buldukça yazmaya çalışacağım yine.</div><div style="TEXT-ALIGN: justify"></div><br /><div style="TEXT-ALIGN: justify">Konumuza dönersek, fantastik kurgu romanlarının azılı bir fanatiği olan benim de ilk gözüme çarpan kitabın da bu tarz olması kaçınılmazdı. R.A. Salvatore abinin yarattığı "Unutulmuş Diyarlar" serisinin 2. üçlemesi olan "Buzyeli Vadisi" üçlemesinin ilk kitabı "Kristal Parçası" kitabında 161. sayfanın 5. cümlesini aldığımda şöyle bir şey çıktı: </div><br />"Kılıç kalbine saplanmamıştı ama eğer ilgilenilmezse yarasının kısa sürede ölümcül olacağını anladı."<br /><br /><div class="separator" style="CLEAR: both; TEXT-ALIGN: center"><a style="MARGIN-LEFT: 1em; MARGIN-RIGHT: 1em" href="http://2.bp.blogspot.com/_rj8NWy7dHok/SYdUjQxjoWI/AAAAAAAAAFA/YJTkJdZL8ho/s1600-h/The+Lone+Drow2.JPG" imageanchor="1"><img src="http://2.bp.blogspot.com/_rj8NWy7dHok/SYdUjQxjoWI/AAAAAAAAAFA/YJTkJdZL8ho/s320/The+Lone+Drow2.JPG" border="0" wi="true" /></a></div><div class="separator" style="CLEAR: both; TEXT-ALIGN: center"></div><div class="separator" style="CLEAR: both; TEXT-ALIGN: justify">Resimde görülen, dandik ismiyle zıt bir biçimde süper olan karakterimiz Drizzt Do'urden yine düşmanlarıyla amansız bir savaşa girişmiştir ve olaylar gelişir. Yalnız tekrar baktım da cümle korkutucuymuş cidden. Orhan Pamuk okuyacak kıvama geliyorum sanırım yavaş yavaş, Allah sonumu hayır etsin :))</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1515610984987923320-4533062581012886369?l=yesilzeplin.blogspot.com'/></div>Yeşil Zeplinhttp://www.blogger.com/profile/15739245802845811525noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-1515610984987923320.post-37377514028588785922009-01-01T23:34:00.003+02:002009-01-02T00:37:03.143+02:00Sevdiğim Yerler<div style="text-align: justify;">Efendim <a href="http://www.altugkoc.com/">Altuğ</a>&nbsp;kardeşim <a href="http://www.altugkoc.com/2009/01/sevdigim-ve-mutlu-oldugum-yerler.html">Sevdiğim ve mutlu olduğum yerler</a>&nbsp;adlı yazısında sevdiği, orada bulunmaktan hoşlandığı yerleri anlatmış, yazının sonunda beni de mimlemiş. Mim Altuğ'dan gelince yazmamak olmaz tabii...</div><br /><div style="text-align: justify;">Kahve Dünyası'nı severim. Her ne kadar bazen kahvelerin sıcak gelmeme ve oturacak yeri ancak sıra bekledikten sonra bulma gibi sorunları olsa da, sıcak geldiği zaman güzel olan kahveleri, çikolataları, özellikle de cheesecake'leri sayesinde&nbsp;sevdiğim yerler arasına giriyor.</div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">Kadıköy'ü genel olarak severim. Özelde ise sevdiğim yerlerden Pilavcıoğlu, Bambi Büfe, Pehlivan, ve adını hatırlayamadığım bir iskenderciyi sayabilirim. Şimdi farkettim de Kadıköy'ü değil yemekleri seviyormuşum ben. Zira başka sevdiğim bir yerini bulamadım.<br /><br />Arkadaşlarla dolaşmak için Caddebostan sahilini severim. Ama burada yenilecek birşey yok.</div><br />Taksim'i severim. Yok sevmem. Onun da sadece lokantalarını severim.<br /><br />Bir de sevdiğim mikro çapta yerler vardır ki oralarda bulunmayı gerçekten çok severim:<br /><br /><div style="text-align: justify;">Özellikle işe gidiş ve iş çıkışı&nbsp;saatlerinde otobüsün mümkün olan en arka koltuğunda bulunmayı severim. Hatta tercihen en arka ikili koltuk. Böylece benden yaşça büyük insanlara yer verme sorunu da minimuma iner. Eğer birine yer verilecekse en arka sıraya kadar mutlaka bir genç kalkıp yer verir, böylece yerimden kalkmamış olurum. Ama otobüsün yaş ortalaması fazlaca yüksek ise kalkıp yer veririm tabi.</div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">Soğuk havalarda bir alışveriş merkezine girerken kapıların üzerine&nbsp;dışarıdan soğuk hava girmesin diye konulan klimaların altından geçmeyi severim. Dışarının&nbsp;dondurucu soğuğundan&nbsp;çıkıp bir anda&nbsp;sıcak hava akımını tepenizde hissetmek süper bir olay gerçekten.&nbsp;Deli diyeceksiniz belki ama bu yüzden alışveriş merkezlerine 2-3 kere girip çıkmışlığım vardır.</div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">Bir de sıcak havalarda vapurun en üst katında oturmayı severim. Bir de vapura yetişmeye çalışıp son anda yetişmişseniz, vapurun hareket etmesiyle birlikte İstanbul manzarasına bakarken hissettiğiniz o serinlik harikadır.</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1515610984987923320-3737751402858878592?l=yesilzeplin.blogspot.com'/></div>Yeşil Zeplinhttp://www.blogger.com/profile/15739245802845811525noreply@blogger.com8tag:blogger.com,1999:blog-1515610984987923320.post-88071339776667527872008-12-29T00:18:00.007+02:002009-01-01T15:30:48.191+02:00Şimdiki Çocuklar Neden Harika?<div style="text-align: justify;">Hangi dersin hocasıydı hatırlayamadım ama bir hocam dersinde değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğunu söyleyince gerçekten de o güne kadar duyduğum en doğru sözlerden biri olduğunu anladım. Herşey değişiyor efendim. Kuşlar, böcekler. duygular, düşünceler... Ve çocuklar.</div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">Çocuklardaki değişime aklım asla ermiyor. Sanki 2000 yılından sonra doğan çocuklara özel olarak milenyum çipi eklenmiş gibi, annelerinin karnından birer yetişkin olarak doğuyorlar. Konuşmayı sökme gibi formaliteleri tamamladıktan sonra alın bir tanesini karşınıza, edebiyattan sanata, futboldan siyasete kadar herşeyi konuşun, sizden pek geri kalmayacaklardır. 8 yaşında bir çocuk annesiyle tartışırken ona cevap bile bırakmayacak kadar düzgün bir kontra cümleyle karşılık veriyorsa ben o çocuğun jenerasyonunun normalliğinden şüphe duyarım. Bizim zamanımızda (bu kalıba da hastayım) böyle şeyler pek yoktu. Aynı şekilde 8 yaşındaki bir çocuk kendisine msn ve facebook hesabı açabiliyorsa son 10 yıllık süreçteki bu değişim daha net anlaşılır hale gelmiştir sanıyorum.</div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">Ben 8 yaşındayken böyle değildi ki. Top oynardık, eve geç kalınca annemizden azar işitirdik. Bisiklete binip dolanırdık sağı solu. Bisikletten düşmekten bir aralar kollarım bacaklarım sayısız yara bere içindeydi ki çevremdeki her arkadaşım da benzer durumdaydı. Bir de kavga ederdik tabi. Ben bir yerime bugüne kadar dikiş atılmadığı için şanslı sayılırım ama o dönemler gerçekten azınlıktaydım. Diyebilirsiniz ki "sen kendi adına konuş, biz böyle değildik ki trt 3 izler sanattan konuşurduk." Eğer benim yaş grubumdaysanız size sadece birbirimizi kandırmayalım demek zorunda kalırım efendim kusura bakmayın.</div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">Peki niye kavga ederdik? Tamam şimdiki çocuklar genel olarak daha zeki, kabul, ama biz de kıt zekalı bir nesil değildik ki. Arkadaşlarıyla güzel güzel oynamak, geçinmek varken en yakın arkadaşlarıyla bile kavga edebilen bir nesildik. Nedenini ise çok sonraları buldum. Bir nesli birbirine kıran, şimdiki 20-25 yaş grubunun kafalarındaki yara bere izlerinin sebebi o lanet filmlerdi. Hani şu saçma sapan dövüş filmleri.</div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">Nasıl bir furyaysa, bir aralar bu dövüş filmleri neredeyse her gün bir kanalda oynardı. Filmin genel şablonu pek basitti: Başrolde ekseriyetle Van Damme, Steven Seagal gibi kavgacı, agresif aktörler olurdu. Agresif aktörümüz genelde gariban, köylü ve toplum tarafından ezilmiş biri olurdu. Sonradan şans eseri para karşılığı dövüşülen,&nbsp;ülke kolluk kuvvetlerinin asla bulup "noluyo burda beyler kimlikleri görelim" diyemediği&nbsp;büyük ringlerde bulurdu kendini. Ringi yöneten, dövüşleri organize eden adam sarı ırka mensup, yaşlı ve uzun sakallı bir amca olurdu. Bu amca dev gibi bir gonga vurur ve dövüşçüler ringde karşı karşıya gelirdi. Dövüşçüler de 72 milletten özenle seçilmiş ilginç tipler olurdu. Ama bazı karakterler bu tür filmlerin ortak özneleriydi: Maymun stilinde dövüşen Asyalı abi, sumo güreşçisi, Allah ne verdiyse vuran iri kıyım adam gibi. Ben bir filmde Türk karakter gördüm, bildiğiniz neanderthal insanı oynatmışlar. Belki tarihteki ilk Türk öyle bişeydir bilemeyeceğim, ama benim gördüğm yüzbinlerce Türk'e asla benzemediğinden eminim. Neyse filmimizin ilerleyen bölümlerinde&nbsp;esas oğlan kendisinde doğuştan hazır olarak bulunan, az önce saydığım dövüşçü özelliklerinin an can alıcılarını bir bir sergilemeye başlar, son olarak da ringin en güçlü karakterini döver. Daha önceki dövüşlerin sonunda yenen dövüşçünün yenileni öldürmesi için işaret veren ring yöneticisi esas oğlana da aynı işareti verir. Ama esas oğlan gururludur, mağrurdur, düşene bir tekme daha vurmaz.</div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">Tüm bunları izlemiş bir birey olarak düşünüyorum. Neden? Değer miydi şu konuda yüzlerce film çekip çoluğun çocuğun psikolojilsini çökertmeye? Bunları izleyip etkilenen çocukların birbiriyle yaptığı kavgaların günahı vebali bu filmleri çekenlerin boynunadır. Zaten Street Fighter ve Mortal Kombat'ın ziyadesiyle etkilediği zamanın çocuklarına en ağır darbeyi de bu filmler vurmuş, sokaklarıbirer dövüş ringine çevirmişti. Neyse ki bu furya da bitti de o nesilden sonraki çocuklar kavgayı dövüşü azaltıp dünya meselelerine kafa yorarak kendilerini geliştirmeye başladılar. Böyle baktığımız zaman bu filmlerin kötü mirasının birkaç yara bere izi değil, zamanını dövüşmekle harcayan bir jenerasyon olduğunu görüp daha da sinirlenmemek elde değil.</div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">Ah be Van Damme abi! Gerçekten değer miydi buna?</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1515610984987923320-8807133977666752787?l=yesilzeplin.blogspot.com'/></div>Yeşil Zeplinhttp://www.blogger.com/profile/15739245802845811525noreply@blogger.com8tag:blogger.com,1999:blog-1515610984987923320.post-57120123032917912332008-12-29T00:12:00.001+02:002008-12-29T01:18:44.365+02:00Zeplin On Air<div style="text-align: justify;">Efendim malumunuz uzun süredir yazı yazmıyordum. Psikolojik olarak kendimi yazı yazmaya elverişli hissetmiyordum. Belki ilham eksikliğiydi bunun nedeni, belki kafa dağınıklığıydı. Belki de sadece tembellik. Dün aylak aylak otururken bir anda gerçekler yüzüme çarptı. Ne yapıyordum ben? Okurlarıma bu kötülüğü nasıl yapabilirdim? Onlar ki beni ben yapan, yazma hevesimi getiren... Hayır! Onları daha fazla üzemezdim. Yazılarıma geri dönüyorum ve sayıca fazla olmasa da nitelikli okur kitlemden de binlerce kez özür diliyorum. Özellikle "zaten 5-6 okurum var ne gerek var yazmaya" cümlesini kurup da kalbini kırdığım okurumdan da ayrıca özür diliyorum :) </div><br />Hadi bakalım hayırlısı... Zeplin on&nbsp;air diyoruz...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1515610984987923320-5712012303291791233?l=yesilzeplin.blogspot.com'/></div>Yeşil Zeplinhttp://www.blogger.com/profile/15739245802845811525noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-1515610984987923320.post-771477818687837672008-10-04T15:06:00.008+03:002009-01-01T15:30:26.293+02:00Hayattan Bezdiren Klişeler Serisi - 4<strong><em>Birşey Varsa Söyleyin Hep Beraber Gülelim</em></strong><br /><br /><div style="text-align: justify;">Lisedesiniz. İnsanın kanının kaynadığı, aklının birkaç karış havada olduğu, gülmeye eğlenmeye en çok ihtiyacı olduğu dönemlerde yani. Çevrenizdeki herşeye gayri ciddi yaklaşıp herşeyden bir eğlence çıkarmaya bakıyorsunuz. Bu ruh hali içinde günde 6 ila 9 saat arası süren ve&nbsp;genellikle çok sıkıcı olan derslere girmek zorundasınız. Gerçi dünyanın en ilginç konusu da olsa bu zorunluluk sizin o konudan&nbsp;keyif almanızı engeller. Yine aklınız dersten başka yerlere takılı kalarak bir derse giriyorsunuz. Dersin en sıkıcı anında başka bir zamanda duyulsa asla gülünmeyecek bir olaya kahkahalarla gülme zorunluluğu hissediyorsunuz. Veya hissediyorum, niye kendi yaptıklarımı size yüklüyorsam. Bu hissiyat sonucu da komik olmayan bir olaya arkadaşımla beraber kendimizi tutamayarak tüm sınıfın rahatlıkla duyabileceği bir sesle gülüyoruz. </div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">İşte sorun da burada başlıyor. Tüm sınıf konuyu bilmemesine rağmen bu kahkahalara ortak oluyor.&nbsp;Akabinde hoca bir anda ders anlatmayı keserek sinirli bir ifadeyle kahkahaların odak noktasındaki bize bakıyor. Ve can alıcı cümleyi sarfediyor:</div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">- Oğlum niye gülüyosunuz? Bişey varsa söyleyin hep beraber gülelim!!</div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">Öğretmenlerin işi gerçekten çok zor, hepsine büyük saygım var. Ben bir çocuğa bile ders anlatırken bazen sinir krizinin eşiğinden dönüyorum. Ama bu cümleyi neredeyse tüm saygı duyduğum hocalarımdan duydum desem abartmış olmam. "Bu çocuk&nbsp;burada anlatırsa o kadar komik olmaz şimdi boşver" diyip bu cümleyi kullanmamazlık etmeyen hocalar da olmuştur tabi ama çok az olmalı ki birini bile hatırlamıyorum. Yapmayın hocalarım, belki aramızdaki bir olaya güldük, belki argo bişeyler konuşup güldük olamaz mı yani? </div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">Ayrıca&nbsp;bu cümleye karşılık "hocam biz güldük zaten tüm sınıf olarak" da diyemezsiniz. Gülmeyi hala frenleyemediyseniz önce yavaş yavaş frenler, sonra da mahçup bir ifadeyle özür dilerim hocam dersiniz. Sanki o anda gülmeyi engelleyebilirmişiz gibi. Zaten hocaların bu oyununa gelip gülünen o saçma olayı tüm sınıfa anlatırsanız gelen tepki şu olur:</div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">- Salak şey buna mı güldün bu kadar!!</div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">Ona güldük evet. Dersteki disiplin ortamında o şey bize komik geldi bir anda ve güldük bu kadar basit. Gülmenin bir&nbsp;formülü yoktur ki &nbsp;"bu yeterince komik değilmiş buna gülmeyelim mantıksız olur" veya "bu yeterince komik, ben gülüyorum Hakan ahahaha" diyelim. O şey o ortamda size birkaç saliseliğine de olsa komik gelirse gülersiniz. Bunları anlamak için&nbsp; psikolog olmaya da gerek yok.&nbsp;Basit birşey&nbsp;işte ya gülün gitsin.</div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">Son söz de saygıdeğer hocalarıma. Hocam gerçekten güldüğümüz olayı anlatıp tüm sınıfı kahkahaya boğabilmeyi biz de isteriz, güldürmek güzel birşeydir gerçekten. Ama günlük hayatta olaylar böyle işlemiyor biliyorsunuz. Anlatırsam muhtemelen kimse gülmeyecek. Belki bahsettiğim gibi komik bile değil gülünen şey. İleriki nesillerin iyiliği için şu klişeyi bırakalım artık rica ediyorum. Kendim için birşey istiyorsam namerdim, herşey gelecek güzel nesiller için...</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1515610984987923320-77147781868783767?l=yesilzeplin.blogspot.com'/></div>Yeşil Zeplinhttp://www.blogger.com/profile/15739245802845811525noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-1515610984987923320.post-52823328521524231012008-09-08T23:59:00.000+03:002008-09-09T00:30:06.271+03:00Kapatırım Valla!!<div style="text-align: justify;">Geçen gün bu bizim Mark Facebook'tan mesaj atmış bana. Mark Zukerberg'den bahsediyorum, Facebook'u kuran arkadaşım. Ben samimiyetten Mark derim kendisine. "Çok dertliyim kederliyim, şu gönderdiklerimi yolla tüm çevrene de bir mesaj zinciri başlatalım, söylediklerimde çok ciddiyim" dedi. Siteyi kurduğuna kuracağına pişman olmuş. "Tamam Mark'ım sakin ol" dediysem de siniri yatışmadı. Yazdıklarını aktarıyorum aynen: </div><br />Tüm Facebook kullanıcılarının dikkatine:<br /><br /><div style="text-align: justify;">Facebook son zamanlarda çok kalabalıklaştı. Başlangıçta herkesin üye olmasını istedik tamam. Bu hedefimize de ulaştık, ama daha sonraları bazı fırsatçı arkadaşlar fake hesaplar açarak sadece kızları arkadaş olarak eklemeye başladılar. En dahiyane yöntemleri de bir okul veya grup ismiyle profil açarak aynı isimdeki diğer grupların üyesi kızları, evet özellikle kızları seçerek bu fake hesaba eklemeleri oldu. Yaratıcılığınıza saygı duyuyorum ama yapmayın, etmeyin, ayıptır. Bir diğer mesele de insanların yolda görse selam vermeyeceği kişileri Facebook profilini kalabalık göstermek için arkadaş olarak eklemesi. Biraz dürüst olun be kardeşim, en kalabalık arkadaş grubuna sahip olmanın ne getirisi var size anlayamadım. Sonra efendime söyliyeyim yaptığımız araştırmalarda elde ettiğimiz bulgulara göre bir kız profiline ortalama 24 application birden eklemekte. Eklemeyenleri tenzih ederim ama durum bu. Bu arkadaşların profil sayfası açılana kadar en canavar bilgisayarlar bile kendinden geçiyor, birkaç dakika kullanılamaz oluyor. Hadi onu geçtim, kotalı internet diye bir olgu var. 3 arkadaşınızın profili bu anlattığım gibi olsa ve haftada birer kere bu sayfalara bakılsa aylık kotanın yarısı gitti demektir. Facebook açıldı açılalı Türk Telekom kota aşımından çok büyük karlar elde etmiş diye duyduk. Yazıktır günahtır. Bir başka konu da her fotonun altına "aşşkmm cnnmm şkkrmm snni çkk svvyrrmm" yazan arkadaşlar. Bakın mübarek ramazan ayındayız yapmayın bunları Allah aşkına yav. İnsanlar ne sevgi doluymuş, birbirlerini amma severmiş de haberimiz yokmuş. Vallahi siteyi kurduğuma kuracağıma pişman oldum.</div><br /><div style="text-align: justify;">Bakın durum ciddi, ayağınızı denk alın valla kapatırım bu siteyi!! Şimdi durmayın bu mesajı herkese gönderin. Şşştt bak göndermem diyosun duymuyorum sanma, ibret-i alem için ilk olarak senin profilini kapatırım!! Hadi bakalım...</div><br />Facebook kurucusu<br />Mark Zukerberg<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1515610984987923320-5282332852152423101?l=yesilzeplin.blogspot.com'/></div>Yeşil Zeplinhttp://www.blogger.com/profile/15739245802845811525noreply@blogger.com3tag:blogger.com,1999:blog-1515610984987923320.post-91582700578455886782008-08-21T23:01:00.000+03:002008-08-21T23:25:13.363+03:00Cine5 Şifresi<div style="text-align: justify;">Kendimi bildim bileli konuyla tamamen alakasız genellemelerle başlayan yazılara özenmişimdir. O yüzden izninizle bu yazıya böyle bir giriş yaparak yıllardır hep heves ettiğim bir olguyu gerçekleştirmek istiyorum efendim.</div><div style="text-align: justify;"><br /></div><div style="text-align: justify;">İnsanoğlu doğar, büyür, yaşlanır ve kaçınılmaz bir sonla yüzyüze gelerek yaşama veda eder. Doğumdan itibaren de bitmeyen bir öğrenme süreci başlamış olur. Çevredeki her olayı büyük bir dikkatle izleyerek onları taklit etmeye başlayan bebekler zamanla konuşmayı, yürümeyi ve diğer ihtiyaçlarını gidermeyi öğrenirler diyerek bu alakasız genellemelerime burada son vermek istiyorum. ( Sonunda başardım, bir rüyam gerçek oldu!)</div><div style="text-align: justify;"><br /></div><div style="text-align: justify;">Konuşmaya başlamanın akabinde kendimi bildiğimden beri doğal olarak insanlarla dialoglara girmeye başladım. Her insan gibi saçmaladığım, karşımdakini anlamadığım, yanlış anladığım, veya kendimin bile anlam veremediğim şekilde doğru ve düzgün konuştuğum oldu. Birçok dialog hatırlıyorum ki gerçekten feci şekilde saçmaladım. Yine birçok dialog hatırlıyorum ki karşımdakinin saçma cümleleri arka arkaya dizmesinden sonra mantıklı veya mantıksız bir cevap verdim. Ama inanın bana, beni&nbsp;az sonra anlatacağım konuşma kadar derinden sarsan, beynimde kalıcı hasarlar yaratan, hayatı birkaç dakika içinde sorgulamama neden olan çok çok az konuşmaya şahit oldum.</div><div style="text-align: justify;"><br /></div><div style="text-align: justify;">Galatasaray'ın Avrupa'da başarılı olduğu, fakat bu maçları Cine5'in yayınlamasıyla çoğu kişinin bu maçları izleme zevkinden mahrum kaldığı dönemlerdi. Ben de Galatasaraylı olmamama rağmen bir futbolsever olarak bu maçları izlemekten hoşlanırdım. Tam o zamanlarda bilgisayarımın yenilenmesiyle TV kartı teknolojisiyle tanışan ben kısa süre sonra Cine5'in de bazı küçük yazılımlarla izlenebileceğini öğrendim ve maçların yapıldığı akşamlar anten kablosunu bağlamak amacıyla bilgisayarı salona kurarak maçları izlemeye başladım. Bunu yapmamla da çocukluk psikolojisinin getirisi olarak, sanki o yazılımı ben yazmışım gibi&nbsp;arkadaşlarıma hava atmaya başladım.</div><div style="text-align: justify;"><br /></div><div style="text-align: justify;">Yine bir gün bir arkadaşımla konuşurken söz akşamki maçtan açıldı. Yine havamı atacaktım. Ama ben nereden bilirdim o günün bende derin psikolojik etkiler bırakacağını? Bir cümleyle hayatımı, en azından çocukluğumun o bölümünü pek iyi anılarla hatırlamamamı sağlayan kara bir gündü o gün.</div><div style="text-align: justify;"><br /></div><div style="text-align: justify;">- Ya GS maçını izlemeye gidelim mi kahveye napsak?</div><div style="text-align: justify;">+ Hee ben izleyebiliyorum zaten maçları napıcam kahvede.</div><div style="text-align: justify;"><br /></div><div style="text-align: justify;">Artistliğin de bu kadarı...</div><div style="text-align: justify;"><br /></div><div style="text-align: justify;">- Nasıl olm Cine5 mi aldınız siz?</div><div style="text-align: justify;">+ Yok bilgisayarda şifresini çözebiliyorum programla öyle izliyorum.</div><div style="text-align: justify;">- Şifresi kaç onun?</div><div style="text-align: justify;"><br /></div><div style="text-align: justify;">Vay ben ne edeyim nasıl edeyim, başımı alıp nerelere gideyim? Şifresi kaç? Pin kodu mu bu mübarek de ben söyleyince açılabilsin? Hadi diyelim 1453 gibi bir şifresi var. Nereye gireceksin o şifreyi de maçları izleyebileceksin? Bilgisayarla çok içli dışlı olan bir dahi de değildi bunu söyleyen; muhtemelen bildiği tek şifre Super Mario'da 4-2 bölümünden 8-1 bölümüne geçen&nbsp;yolu açan şifreydi.</div><div style="text-align: justify;"><br /></div><div style="text-align: justify;">Bu soru cümlesi karşısında mantıksız da olsa bir cevap verebilmiş olsaydım kesinlikle hatırlardım, fakat en ufak birşey diyememiş olmalıyım ki ondan sonrasını hiçbir şekilde hatırlamıyorum. Neyse bu konuyu da burada kapatıp tekrar unutmak istiyorum, hatırladıkça kötü oldum zira.</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1515610984987923320-9158270057845588678?l=yesilzeplin.blogspot.com'/></div>Yeşil Zeplinhttp://www.blogger.com/profile/15739245802845811525noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-1515610984987923320.post-70966780489018453312008-08-12T23:21:00.001+03:002008-08-13T00:02:56.975+03:00Duyarlı Birey Dediğin Böyle olur<div style="text-align: justify;">Yıllardır sağdan soldan binlerce defa duyduğum "bizim halkımız tepkisiz abi, ne olsa kabulleniyor" sözleri benim için günümüz itibariyle geçerliliğini yitirmiştir efendim. Bazen halkımızın tepkisinin ve öfkesinin volkan gibi patladığı anlara şahit oluyorum ve bu beni çok gururlandırıyor. Gerçekten de toplumumuzun kanayan yaralarından biri olan bir konuda seslerini yükseltmeleri ve kendi geleceklerine müdahale etmeleri çok önemli.</div><br /><div style="text-align: justify;">Nedir bu hayati konu peki? Elektriğe gelen rekor zamlar mı? Gençliği korumak (?) adına ortaya atılan saçma sapan yasa tasarısı mı? Orman yangınlarının iyi yanı olarak kenelerin ölümünü gösteren süper zeki yetkili mi? Hayır, bunlardan çok daha önemli. İzah edelim.</div><br /><div style="text-align: justify;">İETT'nin yıllardır kullandığı efsanevi Ikarus'lardan sonra 99 yılında alınan Mercedes marka otobüsler her bakımdan eskilerinden daha üstündü. İnip binmesi daha kolay, daha az gürültülü, çevreye daha az zarar veren bir model. Hatta bazılarında klima bile var. Bu iyi özelliklerinin yanında, sayesinde halkımızın uyanışının ilk emarelerini gördüğüm, "acaba?" dediğim bir özelliği daha vardı: ABS. Şöyle ki; ABS elektronik bir sistem olduğundan "telefon konuşmaları bu sistemi etkiler" gerekçesiyle bu otobüslerde telefonla konuşma yasağı getirildi. İşte tam bu noktada şaşırtıcı olaylar başladı. Eskiden el freni dışında en ufak bir güvenlik önlemi olmayan otobüslere 300 civarı yolcuyu yükleyerek ulaşım sağlanırken ve bu durum en ufak bir tepki almazken bu yeni otobüslerde telefonla konuşanlara ufak çaplı bir mahalle baskısı yapılmaya başlandı. ABS'yi etkileme konusu bana hiç inandırıcı gelmemekle birlikte eğer bir kural varsa bunun uygulanmasını sağlamak elbettte kötü bişey değil ama bu konuda verilen tepkinin ölçüsü biraz fazlaydı. </div><br /><div style="text-align: justify;">Sonra 2006-2007 yıllarında en yeni otobüsler devreye girdi. Girdi girmesine de bu otobüslerle birlikte çok ilginç bir olayı gözlemledim. Halen kullanımda olan 99 model otobüslerde telefonla konuşan insanlara yapılan baskı tamamen ortadan kalktı. Artık bu otobüslerde telefonunu kullananlar en ufak bir baskıyla karşılaşmıyor. Ama yeni otobüslerde telefonla konuşursanız inanılmaz baskılarla karşılaşabiliyorsunuz.</div><br />(Telefon çalar)<br />- Abi ben otobüsteyim konuşamıyorum inince arıcam ben seni!<br />+ Beyfendi canımızı tehlikeye atıyosunuz, ne biçim insansınız, yasak olduğunu bilmiyor musunuz......<br /><br /><div style="text-align: justify;">Adam, diğer kişilerin de toplu kınamaya katılmasıyla an itibariyle bitmiştir. Özgüveni sıfıra yaklaşmıştır, sosyal fobi başlaması an meselesidir. Otobüstekilerin gözünde aşağılık bir konumdadır artık. Teyze de vatanını korumak için halkı uyandıran William Wallace edasıyla yolculuğuna devam eder. Sanki otobüse binerken sırayı hiçe sayarak önlere geçen kendisi değilmiş gibi toplumun düzenini sağlayan yüce insan sayar kendini. Onu da geçtim, bu kadar lafı ettikten sonra kendi telefonu çalmasa da rezil olmasa bari...</div><br />Ne diyelim, insanlarımız her konuda bu kadar duyarlı olurlar umarım...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1515610984987923320-7096678048901845331?l=yesilzeplin.blogspot.com'/></div>Yeşil Zeplinhttp://www.blogger.com/profile/15739245802845811525noreply@blogger.com2tag:blogger.com,1999:blog-1515610984987923320.post-88869409757702302422008-08-05T02:53:00.002+03:002008-08-06T12:21:47.876+03:00Bedava 1 Litre Kola (!)<div style="text-align: justify;">Hayatın günlük akışı esnasında anlamadığım binlerce durumla karşılaşıyorum. Tüm bu akışı anlamak zaten imkansız olsa da anlamadığım şeyler bazen çoğunluktaymış gibi geliyor bana. Mesela şu insan neden böyle davrandı, bu olay neden böyle cereyan etti, bu nasıl oluyor gibi soruları kendime defalarca sorarım. Onları geçtim, onyıllar önce icat edilen radyo gibi basit bir nesnenin çalışma prensibine uzay çağı denen günümüzde bile akıl sır erdiremiyorum. Ne acayip gerçekten ya kilometrelerce ötedekilerin sesi geliyor falan... Öhm, neyse konumuz bu değildi.</div><div style="text-align: justify;"><br /></div><div style="text-align: justify;">Bazı şeyleri anlamamakla beraber bu konuların hepsinin mantıklı veya mantıksız açıklamalarının olduğunu biliyorum.&nbsp; O kişinin böyle davranmasının nedeni o anki ruh halidir, bu olay şu nedenden dolayı böyle gelişmiştir, radyo gözle görünmeyen dalgalar sayesinde ses iletişimini sağlar gibi.</div><div style="text-align: justify;"><br /></div><div style="text-align: justify;">Anlayamadığım, anlamaya mantığımın, zihnimin yetmediği bir durum var efendim, izah edeyim: Kola seven bir insanım, fazlaca kola içiyorum. Reklama girmesin, veya girsin ( belki görülür de para kırarım ehehe) coca-cola içiyorum. Bu coca-cola firması bedava kampanyalarına başladığı zaman bedava çıkmaması gibi bir ufak sorunum var. Ki "3 kapaktan birinde bedava" gibi sloganlara rağmen "şanssızmışım demek" diyerek durumu kabulleniyorum. Buraya kadar pek bir gariplik yok. Sorun şurada; ne zaman ki kampanya süresi geçiyor ve bakkallar, marketler bu kampanyası biten ama ellerinde kalan kolaları satmaya devam ediyor, bedavayı bulma konusunda yüzüme gülmeyen talih bu sefer acı bir kahkaha patlatıyor. Kampanyanın son gününe kadar 1/50 oranında bedava kola içme oranına sahipken kampanya biter bitmez bu oran akıl almaz boyutlara ulaşıyor ve çıkan "bedava 1 litre" yazılarının ardı arkası kesilmiyor. 2 ayda 1 kere bedava kola içebilmişken 3 gün arka arkaya artık hiçbir işe yaramayan&nbsp;kampanyalı kapakla karşılaşabiliyorum.</div><div style="text-align: justify;"><br /></div><div style="text-align: justify;">Matematiğim işin sayısal ve oransal kısmını çözebilecek kadar yeterli değil yorum yapamayacağım ama bu olayın mantıklı (veya mantıksız) biz izahı var mıdır acaba çok merak ediyorum, zira aklım ve mantığım bu konuda tamamen devredışı kalıyor. Bedavadan geçtim, bu iş nasıl oluyor biri anlatabilirse kendimi çok daha huzurlu ve mutlu hissedeceğim.</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1515610984987923320-8886940975770230242?l=yesilzeplin.blogspot.com'/></div>Yeşil Zeplinhttp://www.blogger.com/profile/15739245802845811525noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-1515610984987923320.post-38976792701310209532008-07-28T22:32:00.002+03:002008-07-30T18:02:47.947+03:00Konserdeki Adam<div style="text-align: justify;">Yıllar önce tatil için Datça'daydım. Yaşım 14-15 civarları. 1 haftalığına eğlenmeye geldiğim Datça'ya Haluk Levent'in konsere geldiğini öğrenince kuzenim ve arkadaşlarla "3-5 şarkı biliyoruz gidelim görelim nasılmış" diyerek konseri izlemeye karar verdik. Konser saati gelip çatınca anfi tiyatroya giderek yerimizi aldık ve beklemeye başladık. Datça tatil yeri olduğu için gelen seyircilerin çoğu ve biz şort tişört gibi yazlık kıyafetlerle gelmiştik. Bir kısım seyirci&nbsp;de&nbsp;Motorhead konserine gider gibi en siyah tişörtlerini, en garip şekilli deri bilekliklerini, garip pantolonlarını giyerek ön saflardaki yerlerini almıştı. </div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">Sağ tarafımda az ileride ise bir adam oturuyordu ve bu anlattığım iki kılık kıyafet ölçülerine de uymuyordu: kumaş pantolon, kısa kollu gömlek ve kösele ayakkabı triosu. Sakın yanlış anlaşılmasın asla eleştirmiyorum, zira oldum olası şekle şemale fazlaca önem veren biri değilimdir. Ama bu adamda farklı birşeyler vardı. Konserle uzaktan yakından alakası olmadığı her halinden belliydi: Sağa sola atılan sıkılgan bakışlar, oflayıp puflamalar, sürekli yerini değiştirmeler vs. Derken Haluk Levent sahneye çıktı. Şarkılarını söylemeye başlayınca bildiğimiz şarkılara eşlik etmeye, bilmediklerimize de ufaktan ayak uydurmaya çalıştık. O sırada bahsettiğim adma gözüm ilişti ama adamda en ufak bir hareketlenme yoktu. Konser ilerlemeye devam ettikçe şarkılar da hareketlenmeye başladı. Bahsettiğim siyah giyinen arkadaşlar "horned hand" diye tabir edilen metal işaretini yaparak "Kağızman'a ısmarladım nar gele nar gele" söyleyedursun, adam bu hareketi görüp yanlış bir şekilde taklit ederek bozkurt işareti yapmaya başladı.&nbsp; Hareketi bu şekilde algılayıp uygulamaya başladıktan sonra ilgili ilgisiz her şarkıda sürekli&nbsp;bu hareketi yapmaya başladı. </div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">Sonraları konserde bir şarkı arası oldu. Adam yine sıkıntı içinde sağa sola bakınmaya başladı. Yine&nbsp;yerini değiştirmeye başladı ve&nbsp;bir ara yanıma geldi:</div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">- Yeğenim ben sevmem aslında Haluk Levent falan da bi geldim öyle işte ehehe</div><div style="text-align: justify;">+ İyi ettin amca.</div><div style="text-align: justify;">- Ben hiç bilmiyorum bu şarkıları ya napıcaz ehe?</div><div style="text-align: justify;">+ ...</div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">Konser kaldığı yerden devam etti. Adam da aynı hareketi şarkıyla hiçbir şekilde ilgilenmeyerek bir süre daha tekrarlayıp konser bitmeden çıktı. Şimdiki YTL paritesiyle karşılaştırma yapamam ama o zamanlar küçük bir yerde olan bu konser için yüksek bir para olan 7 milyon lirayı hiçbir şarkıyı bilmemesine rağmen hangi amaçla verip konsere geldiğini, neden konserde o hareketi yaptığını, niye erkenden ayrıldığını yılardır çözebilmiş değilim.</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1515610984987923320-3897679270131020953?l=yesilzeplin.blogspot.com'/></div>Yeşil Zeplinhttp://www.blogger.com/profile/15739245802845811525noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-1515610984987923320.post-31896664364530463832008-07-23T14:44:00.002+03:002008-07-23T15:08:00.490+03:00Her Tartı Doğru Tartıdır<div style="text-align: justify;">Güzel bir yemeği geride bıraktıktan sonra televizyonun karşısındaki kanepeye uzandım. Saçma sapan dizilerden, 3. sınıf aksiyon filmlerinden zapping yaparak kurtulmaya çalışırken üzerime bi ağırlık çöktü ve uykuya yenik düştüm. İşte yükselişim de tam o anda başladı. Yemeğin verdiği ağırlıktan yavaş yavaş kurtuldum ve iyice hafiflemeye başladığımı hissettim. Bir an sonra kanepenin üzerinde yükselmeye başladım. Gitgide yükseliyordum. Önce evi, apartmanı, daha sonra da yeryüzünü geride bırakıyordum.</div><br /><div style="text-align: justify;"></div><div style="text-align: justify;">"Yüksel ki yerin bu yer değildir,</div><div style="text-align: justify;">Dünyaya gelmek hüner değildir."</div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">Artık bulutlara kadar yükselmiştim. Aşağı baktığımda hiçbirşeyin net seçilemediğini görüyordum. Bu noktadan sonra etrafım birden kararmaya başladı. Artık ne bulutlar, ne yeryüzü görünüyordu. Bir süre daha yükseldikten sonra ayağımın bir zemine değdiğini hissettim. Nereye gittiğimi bilmeden birkaç adım attım ama hala en ufak birşey göremiyordum. Durup neler olduğunu, buranın neresi olduğunu düşünmeye başlamıştım ki kafama sert bir cisim büyük bir hızla indi. Hissettiğim büyük acıyla yere yığıldım. Biraz sersemlemiştim. Darbenin geldiği tarafa döndüğümde etrafı gündüz gibi aydınlatan çok parlak bir ışık demeti gördüm. Yerde cam parçaları duruyordu. Biraz daha dikkatli baktığımda şu cam tartılardan birinin parçalanmış olduğunu gördüm. Kafama çarpan cisim bu olmalıydı çünkü başka hiçbirşey gözükmüyordu. Işığın içinden bir ses yükseldi:</div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">- Evimize hoşgeldin zavallı şişman insan!</div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">Korku içindeydim. Neler olduğunu anlamak için titreyerek sordum:</div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">+ Kkk.. Kimsiniz? Burası neresi?</div><div style="text-align: justify;">- Buranın nere olduğu önemli değil. Sana bazı söyleyeceklerim var!</div><div style="text-align: justify;">+ Sssiizi dinliyorum...</div><div style="text-align: justify;">- Yaptığımız araştırmalara göre siz zavallı insanların yüzde 93'ü tartıldıktan sonra kendine kabahat bulmak yerine tartının doğruluğunu sorguluyormuşsunuz!</div><div style="text-align: justify;">+ Ama...</div><div style="text-align: justify;">- Sen de en çok sorgulayanlardan biriymişsin! Seni o yüzden buraya çağırdım. Herkese durumu, gördüklerini anlat, biz tartıları suçlamayı bırakın, yoksa başınıza geleceklerden siz sorumlu olursunuz! Şimdi kaybol buradan!</div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">Son cümlesi gökgürültüsü kadar sertti ve birden aşağı düşmeye başladım. Büyük bir hızla bulutların aşağısına doğru iniyordum. Sonra dünyaya yaklaştım, tam en yüksek hıza ulaştığım sırada kan ter içinde uyandım.</div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">- Oğlum noluyo su gibi olmuşsun uyurken de sayıklıyordun?</div><div style="text-align: justify;">+ Yok bişey anne yemek dokundu galiba.</div><div style="text-align: justify;">- Bu sıcakta o kadar yersen olacağı o tabi!</div><div style="text-align: justify;"></div><br /><div style="text-align: justify;">Ben elçiyim efendim, elçiye zeval olmaz. Bundan sonra tartılara laf etmek yok. Kaç kilo gösteriyorsa o doğrudur, fazlaysa da bizim suçumuzdur. Gerçekten hiç şakaları yok, durum kritik, lütfen biraz sağduyu...</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1515610984987923320-3189666436453046383?l=yesilzeplin.blogspot.com'/></div>Yeşil Zeplinhttp://www.blogger.com/profile/15739245802845811525noreply@blogger.com2tag:blogger.com,1999:blog-1515610984987923320.post-78099647034092811792008-07-15T18:43:00.003+03:002008-07-15T19:01:44.061+03:00Vizyonsuz Dedeler<div align="justify">Dedeler... Tüm suç vizyonsuz dedelerindir efendim. Bugün ülkemizin ekonomisi en az 3 kat daha büyük değilse, gelir adaletsizliği alıp başını gitmişse, dünyalar kadar borcumuz varsa tüm suç bu dedelerindir.<br /><br />Vizyon gerçekten önemli bir özellik. Vizyon sahibi insanlar uzun vadeli planlar yapan ileri görüşlü kişilerdir. Ama dedeler... Çok kızgınım hepsine. Biraz vizyon sahibi olsalar toplum olarak daha zengin ve refah içinde olacaktık. Bugün belki de birçoğumuz o özenilen Amerikan filmlerindeki cetvelle çizilmişcesine düzgün, çevre düzenlemesi mükemmel evlerde oturuyor olacaktık. Evimizde en az 2 araba (biri arazi aracı), kapısında basketbol potası asılı olan büyükçe bir garaj, yemyeşil bir bahçe olabilirdi. Biz de evimizin balkonunda huzurla sabah kahvaltımızı yaparken gazeteleri dağıtan bisikletli çocuk çimlere girdi diye arkasından söylenebilirdik. Ama olmadı. Ah dedeler ah!<br /><br />Ne olurdu sanki elinize az buçuk para geçtiği zaman o bahsedilen arsayı alsaydınız? O arsanın üzerinde şimdi milyonlarca ytl'lik oteller, hanlar, konaklar var be dedeler! O arsayı alsaydınız hepimiz zengin olacaktık.<br /><br />- Olm zamanında dedim Bodrum'dan arsa alıcakmış ama hep dağ taşmış oralar o zaman, dedem de almamış. Alsaydı şimdi süper zengindik.<br />+ Evet inanıyorum.<br /><br />Zamanda bir miktar geri dönelim:</div><div align="justify"><br />- İlyas emmi 10000 lira iyi para gel şu Bodrum'daki arsayı alalım sana.<br />+ Napıcam ben orayı Osman, otursan oturulmaz satsan satılmaz hep dağ bayır oralar. Ben bunu bankaya koysam ayda 100 lira faiz getirir bana ooh!!<br /><br />Bu şekilde fırsatlar kaçıran yüzlerce dede hikayesi duydum. Ama bunları anlatanların hiçbiri o paranın akibetini söylemedi. Ne oldu acaba, nereye gidiyor o kadar para anlamış değilim. Ya bu hikayeleri anlatanlar atmasyon yapıyor, ya da bu dedelerimizin çoğu gerçekten de vizyonsuz.</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1515610984987923320-7809964703409281179?l=yesilzeplin.blogspot.com'/></div>Yeşil Zeplinhttp://www.blogger.com/profile/15739245802845811525noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-1515610984987923320.post-28529603026979559672008-07-11T18:03:00.002+03:002008-07-11T18:34:52.684+03:00Hayattan Bezdiren Klişeler Serisi - 3<div align="justify"><em><strong>Bu Sıcakta İnsanları Neden Bekletiyorlar, Kalksın Artık Otobüs</strong></em><br /><br /></div><div align="justify">Toplu taşımacılık konusunda çağın oldukça gerisinde olduğumuz bir gerçek. "Demiryolu komünist işidir" denerek zamanında demiryollarına gerekli özeni göstermeyip sadece karayoluna ağırlık verilmesi de ayrı bir kara mizah konusudur. İşte bu durumda İstanbul'da toplu taşımacılığın başını İETT otobüsleri çekmekte. Duraklarda bu otobüslerin kalkmasını bekleyen teyzelerin ve amcaların ise yüzde 80 civarının kesinlikle anlamadığı bir kural süper bir klişenin daha doğmasına neden olmuştur. Öncelikle kuralımız şudur: Otobüsler hareket saati geldiğinde hareket eder. Teoride de olsa İETT otobüsleri için bu kural işler. Tabi İstanbul trafiğidir, otobüsler gecikebilir ama burada mevzubahis zamanında kalkan otobüslerdir. Ama teyzelerimiz ve amcalarımız bu durumdan hiçbir zaman memnun olmazlar:<br /><br /></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"><em><strong>Teyze 1:</strong></em> Bu otobüs niye kalkmıyo ya bu sıcakta insanları bekletiyolar hayret bişey! (Öfkeli teyze)</div><div align="justify"><strong><em>Teyze 2:</em></strong> Evet hakkaten ya maksat insanlara eziyet olsun cık cık cık! (Onaylayan teyze)</div><div align="justify"><em><strong>Amca 1</strong></em>: Avrupa'da hiç böyle değil, 3 dakikada bir otobüs var! (Atmasyoncu onaylayan amca, 3 dakikada bir otobüs mü olur, olsa bile Eminönü dışında Avrupa mı gördün acaba)</div><div align="justify"><strong><em>Amca 2:</em></strong> Gelişmiş ülkeler tabi onlar biz adam olmayız! (Karamsar ve onaylayan amca)</div><div align="justify"><em><strong>Genç:</strong></em> Otobüs 2 dakika önce kalktı yenisi 20 dakika sonra, hemen nasıl kalksın yenisi? (Durumu açıklayan genç)</div><div align="justify"></div><div align="justify"><br />Kısa bir suskunluk olur.</div><div align="justify"></div><strong><em><div align="justify"><br />Teyze 1:</em></strong> Bari kapıları açsalar da otobüsün içinde otursak.</div><div align="justify"> </div><div align="justify"><br />Ne içinde oturması teyze? Hava zaten kırk derece olmuş, sıcaklar olağanüstü nemle de birleşince Sahra çölü ayarında bir sıcaklık hissediliyor, sen bu havada durakta gölgede beklemek yerine küçücük camları bir karış açılan mühendislik harikası İkarus'ların içinde beklemeye can atıyorsun. Yapma etme, bak kalbin var tansiyonun var onlara dikkat et.</div><div align="left"> </div><div align="justify"><br />Hayat da böyledir işte. Kısacık bir zamanda herşeyin tersine döndüğünü görebilirsin, 2 dakikayla hayatının fırsatını kaçırabilirsin. Neyse ki 20 dakika sonra yeni bir otobüse binerek evine döneceksin. Oturup durakta bekleyiver artık, bu yaşta hayat dersi vermeyeyim sana komik kaçar zira...</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1515610984987923320-2852960302697955967?l=yesilzeplin.blogspot.com'/></div>Yeşil Zeplinhttp://www.blogger.com/profile/15739245802845811525noreply@blogger.com2tag:blogger.com,1999:blog-1515610984987923320.post-45419252348710290582008-07-05T23:58:00.010+03:002008-07-11T18:37:27.915+03:00Yaya Trafiğinde Teyze Terörü<div align="justify">Dünyanın en kalabalık şehirlerinden biri olan İstanbul'un trafiğini anlatmama gerek yok sanırım. Günün 24 saati her bölgesi aynı anda tıkanabilen bir trafiğe sahip şehirdir kendisi. Hatta o kadar ki İstanbul takımlarına gelen yabancı futbolcuların istisnasız tamamının ağzından duyduğumuz bir klişe de oluşmuştur: "İstanbul harika bir şehir, yemekleriniz çok güzel, insanlarınız çok sıcak ama trafik felaket." Eğer bir yabancı futbolcu bu cümleyi söylemiyorsa o futbolcuyu iyice araştırın, muhtemelen yabancı değildir.</div><div align="justify"> </div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"><br />Ama beni asıl hayatımdan bezdiren yaya trafiği dediğim olgu. Bu trafik bence İstanbul'da araç trafiğinden çok daha sinir bozucu bir durumda. Yaya trafiğinin de en büyük sorumlusu da teyze adını verdiğim üstün insanlar. Bu teyzeler biz fani insanların kesinlikle ulaşamayacağı süper güçlerle donatılıp İstanbul'u iyice kaos ortamına sürüklemeleri için dış güçlerce gönderilmiş olduğunu zannediyorum. İşte bu süper teyzelerimizin süper güçlerinden tanımlayabildiğim kadarını anlatmaya çalışayım:</div><div align="justify"> </div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify">- <strong><br />Metamorfoz:</strong> 3 teyze 10 metre eninde bir yolda yanyana yürürse metamorfoz geçirip enine adeta devleşerek bu yolu tamamen kaplayabilirler. Kesinlikle önlerine geçemezsiniz. Hızları da 10 metre/saat olduğundan mecburen çekilmelerini veya gideceği yere ulaşmalarını beklemek zorundasınız. Özellikle bu teyzeler ellerinde torbalarla yürüyorlarsa bir duble yolu kapatabilirler.</div><div align="justify"> </div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify">- <strong><br />Akıl almaz çeviklik:</strong> Teyzeleri geçerek gideceğiniz yere zamanında varma umudu taşımadan ağır aksak ilerlerken görebilirsiniz bu özelliği. Bir mağaza vitrininde herhangi birşey gören teyze siz daha ne olduğunu bile anlamadan öyle bir hızla arkaya döner ki yaya trafiğinde bile kaza yapma olasılığınız vardır ve genellikle bu hareket karşısında teyzelere çarparsınız. Böylece en çevik kara canlılarının kedigiller familyasından değil teyzegillerden olduğunu anlarsınız.</div><div align="justify"> </div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify">- <strong><br />Önümüze gelene bin tekme:</strong> Eğer bir teyzeyle dar bir yolda karşı karşıya gelirseniz asla çekilmezler. O kadar güçlülerdir ki boyutları ne olursa olsun sizi yıkabileceklerini düşünürler ve muhtemelen çekilmezseniz sizi yıkarlar. Yoldan çekilip güvenli bir şekilde geçişlerini beklemek en mantıklı çözümdür. </div><div align="justify"> </div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"><br />Bu kadar gelişmiş bir türün bu kadar sınırlı özellikleri olduğunu sanmıyorum tabi sadece çözebildiğim kadarı bunlar. Ama bu kadarıyla bile yaya trafiğinde terör estirmeye devam etmektedirler. Siz siz olun mümkün olduğunca geniş yollardan yürümeye çalışın, ve sakın ama sakın bir teyzeden yol isteme gafletine düşüp onları sinirlendirmeye çalışmayın.</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1515610984987923320-4541925234871029058?l=yesilzeplin.blogspot.com'/></div>Yeşil Zeplinhttp://www.blogger.com/profile/15739245802845811525noreply@blogger.com4tag:blogger.com,1999:blog-1515610984987923320.post-16777935532391759532008-06-12T03:00:00.005+03:002008-07-06T00:25:49.546+03:00Hayattan Bezdiren Klişeler Serisi - 2<div align="justify"><strong><em>Seneye Görüşürüz</em></strong><br /><br />İşte 31 Aralık günlerinin ayrılık ritüeli: "Seneye görüşürüz." Ne anlama geldiğini açıklama gereği bile duymuyorum. Ama gerçekten sihirli bir cümle olmalı ki ben kendimi bildim bileli istisnasız her sene bu sözün söylenmediği bir 31 Aralık günü geçirmedim. Ben de farklı değilim tabi, bu cümleyi maalesef zamanında ben de kurdum. Söylenecek çok fazla birşey yok. Lütfen bu klişeyi 12'ye doğru geri sayıma geçmek, yılbaşı çekilişini izlemek, havai fişek patlatmak gibi yılbaşı ritüellerinden çıkaralım ve hafızalarımızdan ebediyen silelim. Bu bizim olduğu kadar gelecek nesillerin de akıl ve ruh sağlığı açısından çok önemli gerçekten.<br /><br />Bu da sloganımız olsun: "Seneye görüşürüz" demeyelim, diyenleri uyaralım. Gerçi bu slogan bi yerden tanıdık geldi bana... Eee neyse efendim önemli olan amaçtır burada. Haydi Türkiyem,bu klişeyi el birliğiyle tarihin tozlu sayfalarına gömüyoruz!</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1515610984987923320-1677793553239175953?l=yesilzeplin.blogspot.com'/></div>Yeşil Zeplinhttp://www.blogger.com/profile/15739245802845811525noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-1515610984987923320.post-11829176982601395182008-06-12T02:43:00.005+03:002008-07-06T00:26:16.072+03:00Geç Kalanların İnanılmaz Rahatlığı<div align="justify">İstanbul trafiğinde özellikle işe gidiş saatleri olan sabah 8-9 arası yola çıkıyorsanız gideceğiniz yere zamanında ulaşmanız mümkün değil. Zamanında yetişebilmek için yola en az yarım saat erken çıkmalısınız; bunu İstanbul'da yaşayan herkesin bildiğini zannediyorum. Örneğin benim oturduğum yerle Kadıköy arasında trafik yokken otomobille 15 dakikada, trafik yokken İETT ile 35-40 dakikada, bu bahsettiğim iş saatlerinde 60-70 dakikada yolculuk edilebiliyor. Bir de bu yoğun saatlerde trafik kazası olmuşsa 1.5 saati bulan bir yolculuk yaşayabiliyoruz.<br /><br />Bu saatlerde işine giden insanlar trafiği de hesaba katarak evlerinden çıkıyorlardır mutlaka. Ama olağan dışı gecikmelerde bile büyük çoğunluğu işçi, memur veya benim gibi öğrenci olan insanların büyük bir çoğunluğunun yüzünde en ufak bile bir geç kalma endişesi görmüyorum. Yani otobüs arızalanmış ve yarım saat geç gelmiş, üzerine İstanbul trafiğine maruz kalmışız, bir de kaza olmuş derken defalarca 2 saate yakın sürede Kadıköy'e vardığımı hatırlıyorum. İşte bu durumda bile otobüste kendimden başka geç kalmayı sorun eden bir kimseye rastlamıyorum ki ben de sabah derslerine en ufak bir heves duymadan gidiyorum, yetişemememle en ufak birşey kaçıracağımı düşünmüyorum. Kimisi umarsızca müzik dinlemeye devam ediyor, kimisi geceden yarım kalan uykusuna devam ediyor, kimisi kafasına göre trafik çözüm önerileri sunma geyiklerine girişiyor.(burada en çok tepki çeken de otomobillerde tek kişi yolculuk edenler oluyor) 22 koltuklu olup da iş saatlerinde yaklaşık 200 kişiye ev sahipliği yapan efsanevi Ikarus'ların içinde bu normalden neredeyse 1 saat daha fazla olan gecikmeden rahatsız olduğu belli olan kişi sayısı 5'i geçmiyor nedense.<br /><br />Ya gerçekten bu durumdan sıkıntı duyuyorlar ana sıkıntı davranışlarına hiçbir şekilde yansımıyor, ya da bu insanların hepsi işsiz veya işlerinin patronu, bir türlü çözmedim vesselam.</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1515610984987923320-1182917698260139518?l=yesilzeplin.blogspot.com'/></div>Yeşil Zeplinhttp://www.blogger.com/profile/15739245802845811525noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-1515610984987923320.post-61790463353770871372008-06-03T22:43:00.006+03:002008-07-06T00:26:33.299+03:00Hayattan Bezdiren Klişeler Serisi - 1<div align="justify"><strong><em>Bu Ne Sıcak, Temmuz'da Napıcaz?</em></strong><br /><br />Efendim malumunuz mayıs ayının ortalarından itibaren İstanbul'da hava sıcaklıkları artmaya başladı. Yaz mevsimine yaklaşıp ufaktan giriş yaptığımızdan dolayı bundan daha doğal bişey olamaz heralde. Küresel ısınmanın da etkisiyle yazlar gerçekten de belirgin derecede sıcak ve bunaltıcı geçmeye başladı. Buraya kadar herşey normal.<br /><br />İnsanı hayattan bezdiren ise bu sıcaklar değil, bu sıcağı sorgulayan bazı insanlar. Bakın dikkat ederseniz sıcaktan yakınan insanlar demiyorum, ki insanlar gerçekten bunalabilir, isyan edebilir. Ama bazı insanlar bu hava şartlarından dolayı karşısındaki kişiyi emniyette sorgu odasında sigara dumanlarının altında sorguya çekermiş gibi sorguluyor efendim. Yani " hava da çok sıcak bunaldım" veya "inanılmaz sıcak bi hava var ya" tarzı yakınmalar değil bahsettiğim. Bunları sıcaktan hazzetmeyen bir insan olan ben de bazen söyleyebiliyorum. Bahsettiğim insanların sorgu mekanizması genel hatlarıyla şu şekilde işliyor:<br /><br />- Off bu ne sıcak lan? (Bu esnada gözlerini faltaşı gibi açarak sorgulayıcı bakışlarını insana dikerler)<br />+ Öyle abi ya çok sıcak.<br />- Şimdiden hava böyleyse temmuzda ne yaparız? ("Söyle ne yaparız ulan" dermiş gibi bakarlar burada)<br />+ Evden çıkmamak lazım valla.<br />- Mahvolduk bittik... (Acılı bir yüz ifadesi takınırlar)<br /><br />"Temmuzda ne yaparız" cümlesi gayet vurucu bir cümle gerçekten. Heralde mayıs = ilkbahar, temmuz = yaz, şimdi 30 derece sıcaklık varsa temmuzda en az 50 derece olur diye garip bir mantık kuruyor bu arkadaşlar. Yoksa neden mahvolduk bittik perişan olduk triplerine girsinler ki değil mi? Hadi bu yanlış mantıklarını geçtim, bizi niye sorguluyorlar bir türlü anlamıyorum. Sıcağın gizli sorumluları biz değiliz ki bir bağ kurmaya çalışsınlar.<br /><br />Buradan tüm sorgulayan insanlara sesleniyorum: Bizi sorgulamayın kardeşim! Biz de sizler gibi normal insanlarız ve sıcakların sorumlusu olamayız. Hava durumunun değişmesi yönünde bir yaptırımımız da olamaz bildiğiniz üzere. Sakin olarak biraz ortama alışmaya çalışın sadece.<br /><br />Bir de ufak öneri: Mayıs ayından temmuz ayına ortalama sıcaklıklar 20 derece artmaz gönlünüzü ferah tutun.</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1515610984987923320-6179046335377087137?l=yesilzeplin.blogspot.com'/></div>Yeşil Zeplinhttp://www.blogger.com/profile/15739245802845811525noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-1515610984987923320.post-65000226264695345862008-06-03T22:36:00.004+03:002008-07-11T16:37:10.679+03:00Ömrümü Yedin Super Mario !<div align="justify">Ben küçükken bilgisayarlar bu kadar yaygın değildi. Tabii çevrede bikaç tane bilgisayarlı ev bulunurdu ama çocuklu ailelerde çoğunlukla atariler olurdu. Hani şu garip dikdörtgen şekilli kasetlerden takılanlardan. Ve bu oyun kasetlerinin (yaklaşık) yüzde 82'sinin içinde Super Mario adlı oyun bulunurdu. İşte bu oyun sıradan bir çocuğun gelişiminde önemli tahribatlara yol açmıştır. Yani en azından benim açtı. Yaptığım gözlemler sonucunda küçükken sinirli ve agresif olan ben (ki bu dönem Mario oynadığım dönemlere denk gelir) bu oyundan koptukça sakin, huzurlu ve neşeli bir kimliğe büründüm. Tek bir örnekten yola çıkarak genelleyebilirim ki bu oyun zararlıdır ve yasaklanmalıdır.<br /><br />Ne hevesle otururdum bu oyunun başına. "Bu sefer şu ihtiyar tesisatçı amca Mario'yu düzgün yönlendirip prensesi kurtaracağım" derdim. Koca kralın kızını neden tesisatçı kurtarır oraya hiç değinmiyorum bile. Neyse efendim bu amaçla yola çıkardık, o macera senin bu macera benim diyerek sağa sola saldırırdık. Yolda dankek görünümlü yaratıklar, asker miğferi görünümlü hilkat garibeleri ve uçurumlarda mütemadiyen aşağı yukarı hareket edip bizi öldürmeye ant içen alev topları arasından sıyrılıp şanslıysak kendimizi kaleye atardık. Kalede de binbir zorlukla ilerler, en sonunda ejderhayla karşılaşırdık. Tesisatçının ejderhayla imtihanını da kazandıktan sonra sevinirdik, çünkü prensesi kurtarmıştık. Prenses dediğimiz de kafasında kendi boyutunda mantar şapkası olan bişeydi. Ve o anda sözün bittiği yere gelirdik : "Thank you Mario, but our princess is in another castle!" Ulan ben bu kadar zorluğu bunun için mi aştım derdik kendimize ve bu sahte prensese küfürler savururduk. Ve işin ilginç yanı çevremde hemen her yaşıtım bu oyunu oynamasına rağmen bu gerçek prensesi bulanın olmaması. Gerçekten karanlık günlerdi o günler.<br /><br />Bir hiç uğruna ömrümüzden çaldın Mario, ben ve yaşıtlarım sevmiyoruz seni!</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1515610984987923320-6500022626469534586?l=yesilzeplin.blogspot.com'/></div>Yeşil Zeplinhttp://www.blogger.com/profile/15739245802845811525noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-1515610984987923320.post-6984028976015037532008-05-16T23:58:00.001+03:002008-07-06T00:27:02.020+03:00Dhalsım Bugün Hasta<div align="justify">Çocukluğumu geçidiğim yıllar, ki 80'lerin sonu 90'ların başına tekabül eder, genel olarak iyi hatırladığım güzel yıllardı. O yıllara ait şimdi saymaya zamanımın ve yerimin yetmeyeceği güzel anılarım var. Ama bazı olaylar hatırlıyorum ki o yaşta bir çocuğun etrafını iyiden iyiye sorgulamasına neden olabilir, ve belki de ruhunda tamir edilmez yaralar oluşmasına yol açabilirdi.<br /><br />Street Fighter ve Mortal Kombat fırtınalarının yaşandığı yıllardı o yıllar. Çocukların "hadi sen Raiden ol ben Liu Kang" veya "Ben Ryu olucam sen Ken ol" şeklinde karakter paylaşımı yapıp birbirine tekme tokat saldırmasıyla çok vatan evladının zayii olduğunu gördüğüm yıllar. Oyunların başarısı üzerine birbiri ardına çekilen dandirik filmlerinin her yayınlanışında kaçırmadan izlediğimiz yıllar...<br /><br />Street Fighter oyunu kendisine gösterilen ilgiden dolayı tv'de bir yarışma programına taşınmıştı. 30 yaşlarında, şu an kim olduğunu bilmediğim bi abla sunuyordu yarışmayı. 2 yarışmacı da ( genellikle oyunların etkisi altındaki çocuklar)<br />yarışmayı arayıp telefonun tuşlarını kullanarak seçtikleri karakterleri ekranda dövüştürüyorlardı. Yalnız yarışma başladıktan bir süre sonra farkedildi ki arayan arayan çocukların çoğu Dhalsım karakterini seçiyordu. Neden peki? Çünkü Dhalsım'ın kolu bacağı uzuyordu ve yarışmacı rakibine yaklaşmadan saldırıp dövüşü kazanabiliyordu. Bu durumu gören sunucunun aldığı önlem, ömrüm boyunca hatırlayacağım, hatırladıkça da güleceğim bir yöntemdi. Şöyle ki:<br /><br />- Evet hangi yarışmacıyı seçmek istiyorsun?<br />+ Ben Dhalsım'ı alıyorum.<br />- Ama bu imkansız. Dhalsım bugün hasta, başka karakter seçmen gerekiyor.<br /><br />Evet, bahane kelimesi kelimesine "Dhalsım bugün hasta" cümlesiydi. Daha sonraları bu cümleyi "Dhalsım çok dövüştü o yüzden yorgun" gibi daha yaratıcı bahanelerle takip etseler de benim aklıma ilk cümle kazındı: "Dhalsım bugün hasta"<br /><br />Geçtiğimiz yıllarda nostalji yapıp bu oyunu birçok kez oynadım ve gerçekten her karakterle oyunu bitirdim. Ama belki de çocukluktan gelen bir hisle yalnızca bir karakterle oyunu bitirmedim. Tabii ki Dhalsım'dı bu karakter. Hasta bir karakteri nasıl dövüştürebilirdim değil mi?</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1515610984987923320-698402897601503753?l=yesilzeplin.blogspot.com'/></div>Yeşil Zeplinhttp://www.blogger.com/profile/15739245802845811525noreply@blogger.com2tag:blogger.com,1999:blog-1515610984987923320.post-34302397009091443982008-05-16T23:48:00.001+03:002008-07-06T00:27:13.834+03:00Eppur Si Muove - Dünya Yine de Dönüyor<div align="justify">16. yüzyıl Avrupa'sında kilisenin kabul ettiği bir duruma karşı çıkmak engizisyon mahkemelerinde yargılanmak, sonucunda da büyük bir olasılıkla idam edilmek demekti. İşte o yıllarda yaşayan modern fiziğin ve astronominin kurucularından olan Galileo Galilei, kendinden önce dünyanın ve diğer gezegenlerin güneş etrafında döndüğünü söyleyen Kopernik'in görüşlerini benimsemiş ve açıkça müdafaa etmişti. Daha önce kilisenin de desteklediği görüş, dünyanın düz olduğu ve güneşin dünya etrafında döndüğüydü. Tabii bu iddiaları din adamları ağır bir şekilde eleştirerek Galilei'nin engizisyonda yargılanmasına karar verdiler. Mahkeme Galilei'den dünyanın döndüğü iddiasından vazgeçmesini, aksi takdirde idama mahkum edileceğini söyledi. Bunun üzerine çaresizce diz çöken Galilei, bu iddiasından vazgeçtiğini mahkemeye bildirdi. Ama ayağa kalkarken şu tarihi cümleyi kurdu: " Eppur si muove ". Yani " dünya yine de dönüyor."<br /><br />Kilisenin karşı çıkması, Galilei'nin inanmasına rağmen iddiasından vazgeçtiğini söylemesi, yaygın inanışın tam tersi olması... Hiçbiri dünyanın döndüğü gerçeğini değiştirmeyecekti elbette. Bilim dünyası daha sonraki yıllarda bunu kanıtlayıp kabul ederken tarihe de idam cezasına çarptırılınca sadece inandığı şeyi göstermelik olarak inkar eden bir adamın sözleri kazındı:<br /><br />"Dünya herşeye rağmen dönüyor."</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1515610984987923320-3430239700909144398?l=yesilzeplin.blogspot.com'/></div>Yeşil Zeplinhttp://www.blogger.com/profile/15739245802845811525noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-1515610984987923320.post-57507415174246372272008-05-10T01:40:00.001+03:002008-07-06T00:27:25.897+03:00O Yeşil Bir Zeplindi!<div align="justify">- Olm inanmıcaksın ama dün gece bizim balkondan ufo gördüm.<br />+ Puhahuha ne ufosu lan kafayı mı sıyırdın? Az film izle etkileniyosun bak.<br />- Ya gerçekten gördüm biliyosun yoksa ben de inanmam ufoya mufoya ama bunu gördüm. Böyle yemyeşil parlıyodu, önce yavaşça bi tarafa gidiyodu sonra havada asılı kalıp bi başka tarafa gidiyodu.<br />+ Tamam anladım inanıyorum ben sana. (Yazık lan sıyırdı çocuk)<br /><br />Olay 12-13 yaşlarımda başımdan geçti. Bu olaydan önce ufolara zerre inanmazdım. Ama o gün bi ufo gördüm , yemyeşil renkteki bu garip cismi balkondan yarım saat seyretmiştim işte. Tabi yakından görmemiştim bu cismi, çok uzaktaydı ve detaylı seçilmiyordu ama ufoydu işte yoksa nasıl havada sabit dursun, öyle garip yeşil ışık yayarak havada hareket etsin değil mi? Artık arkadaş ortamlarında anlatacak çok ilginç bi konum vardı ve ben bu konudan bahsedince ortamdaki herkes susacak beni dinleyecekti. Çocuk aklı işte...<br /><br />- Ya o değil de ben dün gece ufo gördüm böyle yeşilli falan...<br />+ Oha lan ciddi misin? Nasıldı anlatsana?<br />- Neyini anlatiim ufo işte ya bildiğin.<br /><br />Olaylar hiç böyle gelişmedi tabi.<br /><br />3 gün sonra akşam 22 sularında yine o cismi gördüm ama bu sefer öncekinden daha yakındı ve gitgide yaklaşıyordu. Bende bi korku başladı ama bu cismi detaylı gözleme fırsatı bulacağım için de heyecanlıydım bi yandan. Ufo yaklaşmaya devam ediyordu. Hatta üzerinde bi takım yazılar olduğunu seçebilecek kadar yaklaşmıştı artık. Ben de yazıya bakarak kim olduklarını anlamaya çalışacaktım. Artık okuyabiliyordum yazıyı. İlk harf, sonra ikinci ve üçüncü...<br /><br />"AYGAZ" yazıyordu ufonun üzerinde. Benim ufo zannettiğim cisim Koç'un Aygaz'ın yeni logosunu tanıtmak için uçurduğu zeplinmiş meğer. Yeşil bile değilmiş aslında, bol ışığı zeplinin üzerine verince uzaklardan yeşil olarak gözükmüş sadece.<br /><br />Zeplin tabi be çocuk ne ufosu? Ufo da neymiş? Ama 12 yaşında havada asılı kalabilen garip parlak yeşil bir cisim görürseniz o yaştaki idrak kabiliyetinizle bu kadarını düşünebiliyorsunuz maalesef. Rezil olduğumuzla kaldık vesselam.<br /><br />- Olm o cisim ufo değilmiş, zeplinmiş.<br />+ Zeplin ne ya?<br />- Offf!</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1515610984987923320-5750741517424637227?l=yesilzeplin.blogspot.com'/></div>Yeşil Zeplinhttp://www.blogger.com/profile/15739245802845811525noreply@blogger.com2