Yine korkunç bir kabusla uyandım. Gözlerimi açtım. Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu. Yatağımda doğrulup masamdaki suya uzandım ve birkaç yudum içtim. Bir süre hiçbir şey yapmadan öylece yatağımın kenarında oturdum. Kendimi biraz daha iyi hissettiğimde ayağa kalktım, pencereye doğru yürüdüm. Perdeyi kaldırıp camdan dışarı baktım. Gökyüzü kara bulutlarla kaplıydı. Çoğu kimsenin iç karartıcı diye tanımladığı bir hava. Ve yine o bilindik ruh hali...
Bir kez daha hatırlamaya çalışıyordum, ama zihnim bana bir kez daha o bilindik oyunlarından birini oynuyordu. Emin değildim; belki de o anıları canlandırmamak en iyisiydi. Belki de zihnim, benim için en iyi olan şeyi yapıyor, o anıları içimdeki karanlıktan gün yüzüne çıkarmak istemiyordu. Ama ne olursa olsun o korkuyla, o anılarla, o yaşanmışlıkla yüzleşmeliydim. İnsanın en büyük korkusu bilinmeyenin korkusudur derler. Bu sefer daha fazla çaba gösterecek, ve o korkunç karanlığı hatırlayacaktım. Bir bardak daha su içtim ve düşünmek üzere yatağa uzandım.
Gözlerimi kapadım. Bin bir tane saçma, birbirinden alakasız düşünce aklımdan geçti. Bunlar da zihnimin oyunlarından olsa gerek. O düşüncelerden sıyrılmaya, hatırlamak istediğim şeye odaklanmaya çalıştım. Birden aklımda birkaç karmaşık sahne dolanmaya başladı. Derken başkaları. Yoksa hatırlıyor muydum?
Gökyüzü tüm renklerini kaybetmişti; gri dışında. Sanki gümüşten bir perde tüm gök kubbeyi kaplamış, dünyayı güneşten mahrum bırakmaya ant içmişti. Havada en ufak bir esinti yoktu. Ağaçların yapraklarında küçücük bir kıpırtı bile yoktu. Hani fırtına öncesi sessizlik derler ya, tam anlamıyla öyle bir sessizlik hakimdi. Ama bu sessizliğin kalıcı olmayacağını bilen insanlar adımlarını hızlandırmıştı bile. Birden sessizliği delip geçen bir gök gürültüsü duyuldu. Hemen ardından bir tane daha. Bu seferki daha şiddetliydi. O anda rüzgar da esmeye başladı. Gök kubbeyi kaplayan perdenin rengi bir ton daha koyulaşmıştı. Rüzgar hızını gittikçe arttırıyor, sonbaharın ağaçlardan topladığı kuru yaprakları havada dans ettiriyordu. Az önceki sessizliğini aşan rüzgar, şimdi bütün öfkesini kusmak istercesine esiyordu. Bir gök gürültüsü daha duyuldu.
İlk damla yağmur da o anda yer yüzüne ulaştı. Hemen ardından diğerleri. Başlayan hafif yağmurun ardından insanlar artık gidecekleri yerlere bir an önce varmak için iyice hızlanmışlardı. Görünüşe bakılırsa ağır bir yağmur yoldaydı. Gökyüzü git gide öfkeleniyordu sanki. Kulakları sağır eden gök gürültüleri ardı ardına patlıyordu. Yağmur gittikçe hızlanıyordu.
Az sonra olacakların farkına vararak kendimi bir an önce otobüse atmaya çalışıyordum, ama önümde uzun sayılabilecek bir yol vardı. Yürüyordum. Ve o anda aniden onu gördüm. Hemen önümdeki kadının ellerindeydi. Bir an korkarak geri çekilmeye çalıştım ama artık çok geçti. İnsanoğlunun bu zalim icadını havaya kaldırdı ve düğmesine bastı. Kadın düğmeye basar basmaz alet aniden açıldı ve demiri yüzümde patladı.
- Hanfendi dikkat etsenize!!
Cevap vermedi kadın. Arkasına dönüp bir saniyeliğine baktı, ve yoluna devam etti.
Sol kaşımın üzerinde bir sızlama hissediyordum. Sinirden söylenerek yoluma devam etmeye çalıştım. Ama artık onlarcası etrafımdaydı. Yürümeme fırsat vermiyorlardı. Dört beş adım atar atmaz bir başkasının saldırısıyla karşılaşıyordum. Kafama çarpanlar, koluma vuranlar ve daha niceleri... Bir yandan hızımı arttırdım, bir yandan da 110 metre engelli koşucusu gibi engelleri aşmaya başladım. Eğer o koşumda zaman tutulsaydı, muhtemelen yeni dünya rekorunun altında benim adım yazıyor olacaktı. Tek isteğim bir an önce evime gitmekti. Kazasız ve belasız.
Şeytani aletlerin çarpışması başlamıştı artık. İrili ufaklı onlarcası birbirine çarpıyor, çarpışma sesleri meydanı kaplıyordu. Ve yüksek sesli tartışmaların gürültüsü...
- Önüne baksana be!
- Asıl sen önüne bak, düzgün yürüyorum ben!
Etrafımda 15 dakika önce ortalıkta hiç olmayan, bu zalim icadın satıcılarından gördüm. Onlar ki savaşta iki tarafa da silah satan, iki taraftan da kazanç elde eden, savaşın tek galibi tüccarlar gibiydiler.
- Yağmura şemsiye yağmura şemsiye!
- Kaça şemsiye?
- 5 lira ablacım.
- Tamam ver bi tane.
- Buyrun, bereket versin. Yağmura şemsiye yağmura şemsiye, ıslanmadan alın vatandaş!
Şemsiye... En ölümcül icatlardan. Emin değilim; icat edenler bu yönünü düşünmüşler miydi acaba? Sadece yağmura bir kalkan olarak tasarlayıp insanların elinde birbirinin gözünü çıkarmaya yönelik kullanımını görünce; Robert Oppenheimer'in yarattığı atom bombasının patlamasını görünce söylediği "şimdi ben ölüm, dünyaların yok edicisi oldum" gibi pişmanlık dolu bir söz söylemişler midir? Yoksa bu şeytani, amaç dışı kullanımını bilerek mi üretmişlerdir? Bunları bilmiyorum. Ama bir şey biliyorum ki yağmurda açılan şemsiye yanlış ellerde çok ama çok tehlikelidir.
Ben mi? O karanlık günde sızıyla dolu birkaç yara bereyle evime ulaşabildiğim için çok şanslıydım. O yaşadıklarım hatırlamak istemediğim anılar arasındaki yerini çoktan aldı. Unutmaya yüz tutmuşken neden hatırlamak istedim bilmiyorum. Sanırım en iyisi o günü bir daha hatırlamamak.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder